• Efendim, geçenlerde bir dostum. “Cağfer hoca sen kerameti mi inkar ediyorsun?” diye sordu. Dedim, düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü. “Hayırdır, nereden çıktı bu, benim sana geçen gönderdiğim yazıyı okumamışın anlaşılan”, dedim. Çünkü o dosta gönderdiğim yazıda keramet meselesinden bahsediyordum.

    Dostum, bana birisi seninAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet Akaidi kitabınla ilgili fotoğraflar gönderdi, dedi. (O birisinin ismini de verdi ama şimdi söylemeyim, fitne fücuru dökülmesin ortaya) Bu kitapta tehlikeli fikirler varmış, kerameti inkar ediyormuşsun, okunması sakıncalı kitapmış.

    Dedim ona, gönder o fotoğrafları bana. Gönderdi. Anaaa… bu da ne? Allah’ım dünyada böyle tipler de varmış. Adam, idam fermanımı yazmış, sonra gerekçe aramaya koyulmuş. Aman ne gerekçeler!?


    Acele etmeyin efendim hepsini yazacağım. Ta ki bu madrabazı siz dahi tanıyın. Size de bulaşabilir bir şerri. Allah korusun! Allah beni, sizi, bütün Müslümanları, hatta dinimizi ve şerefimizi bunlardan korusun! Bunlarda şeref kıtlığı çeken varlıklardır, efendim.

    Evet efendim! Neymiş bu beni darağacına gönderecek 10 (on) madde? Madrabaz herifin yazdığı gibi yazıyorum, berbat yazısını okuyabildiğim kadarıyla. Sonuna fotoğrafları da koyacağım imkan olursa inşaallah.

    Kitaptaki sakıncalı yerler:

    1.                      S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.

    2.                      S. 30. Küfür tanımı?

    3.                      S. 30-32. Kafir, mümin, münafık dememişken hal anlatmış. Küfür…

    4.                      S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.

    5.                      S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.

    6.                      S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak (nasıl bir anlatmadır?)

    7.                      S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.

    8.                      S. 68. Kaç peygamber belli değil

    9.                      S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar

    10.                  S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil


    Buyurun efendim. Siz söyleyin ne anladınız bunlardan?

    Ama bitmedi. Kitabın kapağına hem dikkat işareti yapıp hem de yazıyla dikkat yazdıktan sonra şu veciz (!) ifadeyi yazmış: “Çok sakıncalı yer var.” Herhalde yukarıdaki on (10) maddeyi kast ediyor. Daha da var efendim. İlave etmiş: “Ayet hadis dışında çoğu yerde (çoğunlukla) kaynaksız”

    Demek istiyor ki, on (10) maddede hatan var, ayet ve hadis dışında bir de kaynak vermemişsin. Senin yatacak yerin yok.

    Siz karar verin efendim ben bu densize ne deyim. Her neyse, ben gene de cevabımı vereyim.

    Yalnız, lütfedip izin verirseniz kitabımın kısaca hikayesini anlatayım önce:

    Sen 1990. Henüz Yüksek Lisans derslerine başlamışken arkadaşlarım benden Akaidle ilgili bir seminer istediler. Bendeniz de İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin el-Fıkhu’l-Ekber; Teftazanî’nin Şerhu’l-Akaid; Ömer Nasuhi Bilmen’in,Muvazzah İlm-i Kelam ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu; Ahmet Saim Kılavuz’un Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş kitaplarını esas alarak bir seminer hazırladım. Seminer çok beğenildi ve bunu bastıralım dendi. O zaman Seha Neşriyat’a teklif ettik onlar da kabul ettiler ve kitap 1991 yılındaAnahatlarıyla Ehl-i Sünnet  Akaidiadıyla Seha Neşriyat yayınları arasında basıldı. Yıl 2017, Otto yayınları sahibi Veli Aknar beyle bir karşılaşmamızda. Hocam sizin Akaid kitabınızı ben lisede öğrenci iken okudum çok beğenmiştim. Eğer izin verirseniz basmak isterim dedi. Ben de kitabın bir iki nüshası kaldı. Bilgisayar ortamında yazılı bir metni de yok, oturup onu tekrar yazmam çok zor, dediğimde. Hocam bir nüsha ver, ben yazdırırım dedi ve hakikaten yazdırdı. Bana gönderdi. Ben de yaklaşık üzerinde bir ay çalıştım ve eskiyi bozmadan yeni bir takım ilavelerle kitabı tamamladım ve teslim ettim. O da yayınladı. Kitap bir çok şehirde binlerce dağıtıldı. Benzer şikayete hiç rastlamadım. Rastlanmaz da, akıl var izan var, böyle itiraz mı olur? Halbuki kul yazısı hata olabilir. Var da, ama öyle bir kin ve garezle kitabı okumuş ki, hataları değil de, hata olmayanları görmüş zavallı. Zaten var olan bir iki yazım hatasını düzeltilmek üzere yayıncıya da gönderdim.

    Efendim, kitap cep boy, 107 sayfa halka yönelik sade ve anlaşılır bir dille anlatma çabasının ürünü. Bu bir akademik / bilimsel çalışma olmaktan öte, adından da anlaşılacağı gibi kısa ve öz olarak Akaid konularını anlatma derdinde…

    İlk defa böylesine rastlıyorum dostlar… Yaşadıkça neler göreceğiz. Ne deyim? Aklıma mukayyet ol Ya Rabbi! Eee… bunlara cevap vereceğiz elbet. Takdir edersiniz ki meydanı bu madrabazlara bırakmak olmaz.


    CEVAPLARIM

    Cevapların madrabazın diline doladığı kitabın kendinden efendim…


    1.      Cevap (S. 29. Zarurat-ı diniyye eksik tanımlanıyor.)

    Kitapta zarurat-ı diniyye kavramının geçtiği kısım şöyledir:

    “Mümin, zarûrât-ı diniye denilen dinin kesin hükümlerinden hiç birini de inkâr etmemelidir. Öte yandan dinî hükümlerin yerine getirilmesi hususunda inatçılık, büyüklenme ve kendini beğenmişlik tavrı göstermemelidir.” (S. 29)

    Hacmi böylesi küçük kitapta daha ne yazabilirim ki?!


    2.      Cevap (S. 30. Küfür tanımı?)

    Kitapta küfürle ilgili kısım da şöyle:“1. Küfür

    Sözlük anlamı örtmek ve kapatmak olan küfrün dinî anlamı, Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ buyurduğu kesinlikle sabit olan şeyleri yalanlamak veya tevatüren bize ulaşan esaslardan birini veya bir kaçını inkâr etmektir.”

    Daha ne dememi istiyorsa?!


    3.      Cevap (S. 30-32. Kafir, müşrik, münafık dememek için hal anlatmış. Küfür…)


    Konunun başlığı “İmana Aykırı Haller” alt başlıkları da “küfür, şirk ve nifak” şeklinde. Allah aşkına bir insan bu kadar mı,  tosun altında buzağı arar? Allah’ım aklıma mukayyet ol. Küfrü taşıyan kafir değil midir? Be adam!


    4.      Cevap  (S. 94. Kıyamet alametleri çok yetersiz.)

    Buyurun muhtasar bir kitabın kıyamet alametleri kısmını bizzat siz okuyun.

     “B. KIYAMET ALAMETLERİ

     Küçük alâmetler: Hz. Peygamber’in (sav) son peygamber olarak gönderilişi, İslâmî ilimlerin yok olmaya yüz tutması ve âlimlerin bulunmaması, cehaletin yayılması, fuhşun artması, içki kullanımının açıktan yapılması, fitnenin kol gezmesi...

    Büyük alâmetler: Hz.Peygamber (sav) kıyametin büyük alâmetleri olarak, şu on hususu zikretmiştir: Duman, dâbbetü’l-arz, güneşin batıdan doğuşu, Hz.Îsâ’nın (a.s.) inişi, Ye’cüc, Mecüc’ün çıkışı, doğuda yer batması, batıda yer batması, Arab yarımadasında yer batması, Yemen’de ateş çıkması.(Müslim, “Fiten ve Eşrâti’s-sâa” 13) (S. 94)

    Allah’tan bu zat, Müslim ve Tirmizi’de geçen Cibril hadisinin sonunda Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredilen kıyamet alametlerini okumamış!? Çünkü orada birkaç tane alamet geçmekte. Oraya bile itiraz edip sakıncalı damgası vurabilirdi.


    5.      Cevap  (S. 96. Sadece peygamberlerin şefaati demiş, insanlar için yok demek.)

    Şefaatle ilgili yazdıklarım şöyledir:

     “Şefaat: Müminlerin günahkârları için, Hz.Peygamber’in ve ümmetin büyüklerinin, Allah’dan istekte bulunmalarıdır.Hz.Peygamber’in (sav) bütün insanlara, bir an evvel mahkemelerinin kurulması için, yapacağı şefaata “şefaat-ı uzma”, bundan dolayı Hz. Peygamber’in nail olduğu makama da “makam-ı Mahmud” denilir. Kur’an’da, “Bunlar, O’nun (Allah’ın) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler” buyrulmuştur. Hz. Peygamber (sav) de “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 12) buyurmuştur. Çünkü o günde şefaate en çok ihtiyaç duyanlar büyük günah işlemiş olan müminlerdir. Ancak Hz. Peygamber’i şefaatçi kılan da kime şefaat edileceğine karar veren de Yüce Allah’tır. Dolayısıyla orada her şey Allah’ın takdirine bağlıdır.” (S. 96)

    Metni okuyun lütfen! Bu zatın dediği gibi anlayan varsa beri gelsin…


    6.      Cevap  (S. 99. Küfür gerektiren haller varsa bunu ortadan kaldıran varsa… orada şek olmak)

    Ne demek istediği çok net anlaşılmıyor. Anlaşılan tekfir konusunda yazdıklarımı beğenmemiş, buyurun bir de sizler okuyunuz:

     “TEKFİR MESELESİ

    Küfr, lügat itibariyle bir şeyi örtmek, ıstılahî bakımdan ise, Allah’ın birliğini, dinin temel esaslarını ve peygamberliği inkâr manasına gelir. Mutlak olarak kâfir kelimesi, yukardaki üç şeyden birini inkâr eden kişi için kullanılır. (kaynak: İsbahânî, Müfredat, İstanbul 1986, s.653).

    Tekfir ise, bir kimseyi kâfir ilân etmek, kâfir olduğunu söylemektir. Müslüman iken kâfir olana “mürted” yani dinden dönen, yaptığı işe ise “irtidat” denilir.

    Küfrünü söz ve fiil ile açıklamayan bir kimsenin küfrüne fetva verilmez. Çünkü hiç kimsenin kalbi bilinmez. Herhangi bir müslümanın sözü, güzel bir şekilde tefsir ve yoruma tabi tutulabiliyorsa, fena ve kötü yöne göndermek câiz değildir. Yine, küfrü gerektiren birçok yönler bulunduğu halde, küfrü ortadan kaldıran bir yön varsa, o bir yöne göre fetva verilmesi uygun düşer. Kişinin sorumlu tutulabilmesi için, küfrünü ya sözle ya da fiille bizzat kendisinin açıklaması gerekir. (kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1985, 4/7-8)


    7.                      Cevap  (S. 101. İnsanı söz, fiil ve yazdıklarından tekfir etmek fitnedir.)

    İtiraz ettiği husus şu aşağıdaki kısım. Buyurun okuyun efendim:

    “İnsanların söz, fiil ve yazıp çizdiklerinden yola çıkarak onları tekfir etmek yani kafir saymak, dün olduğu gibi bugün de Müslüman toplumlar için ciddi bir tehlike ve tehdittir. Nitekim zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bu günde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler adeta “Kim kafir?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kafir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı Ehl-i Sünnet ve Cemaat idi. Onların amacı “kim kafir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören Ehl-i Sünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde Ehl-i Sünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kafir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, kabeyi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kafir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçeveye oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda Ehl-i Sünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkanını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkanı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.”

    Bu yazdıklarımın sonuna kadar arkasındayım. Bu madrabazların kin, haset ve nefretlerine rağmen. Akl-ı selim Müslüman büyük kitlenin, böylesi birkaç okuduğunu anlamaz, kendini bilmez, geçmişinden bi haber madrabazlara teslim olmayacağı hususunda Rabbimin inayetine güveniyorum.


    8.                      Cevap (S. 68. Kaç peygamber belli değil)

    Peygamberlerin sayısı konusundaki yazdıklarım kaynakları ile birlikte şöyledir:

    “E. PEYGAMBERLERİN SAYISI

    Yüce Allah rahmeti gereği kullarını sürekli hidayet yolunda tutmak veya doğruya sevk etmek için tarihin başlangıcından itibaren her dönemde her mekana peygamber göndermiştir. Bu ilahî işlem son peygamber Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesine kadar sürmüştür. O’nun gönderilmesiyle birlikte peygamberlik zinciri tamamlanmıştır. Çünkü o son halka ve peygamberliğin bitişinin mührüdür. Bundan dolayı O’na Kur’an’da hâtemü’l-enbiyâ yani nebilerin sonuncusu veya peygamberlerin son mührü sıfatı verilmiştir.

    Her dönemde her mekana peygamber gönderildiği bilinmekle birlikte Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar kaç peygamber gönderdiğine dair elimizde açık ve somut bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Bu yüzden de alimlerimiz, peygamberlerin sayılarını zikretme hususunda ihtiyatlı davranılması gerektiğini salık vermişlerdir. Çünkü verilecek rakamların fazla olması durumunda peygamber olmayanın peygamber sayılması sakıncasının yanında, rakamın az olması durumunda da peygamber olan bir şahsın dışarıda tutulması sakıncası bulunmaktadır. En doğrusu, peygamberlerin sayılarını Allah’a havale edip kesin bir rakam söylememektir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da “Peygamberlerin hikâyelerinden sana anlattıklarımızın yanında, anlatmadıklarımız da vardır.”buyurmakta ve gönderdiği ve görevlendirdiği bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan etmektedir. Her ne kadar bazı haberlerde 124 bin veya 224 bin şeklinde rakamlar geçiyorsa da bunlar, haber değeri bakımından kesinlik düzeyine çıkmadığı için bu rakamları kesin kabul edip inanç haline getirmek uygun değildir. (Kaynak: bk. Teftazânî, Şerhu’l-Akâid, Kestelî Haşiyesi, İstanbul 1316, s. 214-215.)

    Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberlerdir. Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar peygamberlerin toplam sayısı 25 ile sınırlıdır. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn gibi isimler dahil değildir. Bu isimler konusunda çoğunluğun görüşü onların peygamber değil, veli oldukları şeklindedir.

    Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri için şu âyetlere bakınız: En’âm 6/83-86, Âl-i İmrân 3/33, A’raf 7/65, Hûd 11/61, 84, Enbiyâ 21/85, Ahzâb 33/40.” (s. 68-69).


    9.                      Cevap (S. 53. Çaktırmadan kerameti inkar)


    “Zaman ve mekan öncelikle insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde kavrayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara bulunduğu yerden müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman diliminde, birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, Yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir. Yani insan bu sınırlı varlığını bilirse, Allah’ın sınırsız varlığını daha iyi kavrar.”

    Burada nasıl çaktırmadan kerameti inkar ediyor muşum? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin. Kitapta keramet hakkında şunları yazdım. Buyurunuz okuyunuz:

    “Kerâmet: Şeriatın tamamına uyma hususunda gayretli olan ümmetin büyüklerinden zuhur eden hârika olaylardır. Kerâmet ile mûcize arasında bir takım farklar vardır. Mûcize, bir istek üzerine peygamberin gönderildiği kavme karşı meydan okumasıdır. Keramette ise ne istek olur, ne de meydan okuma. Kerâmet bir peygamberin ümmetinden olan bir kimsede zuhur eder. Dolayısıyla, velîlerde olagelen kerâmetler tâbi oldukları peygamberin birer mûcizesidir.”

    Bunları yazan bendeniz, nasıl oluyor da, kerameti inkar etmiş oluyorum.

    Bir de bu “çaktırmadan inkar” nasıl bir şey oluyor. Bu zat, yeni bir inkar çeşidi buldu anlaşılan…


    10.                  Cevap  (S. 53. Kader niteleme şeklinde hüküm koyma şeklinde değil)

    Bu adam ne demek istiyor anlayamadım. Benim kitabımda yazdığım aşağıdaki gibidir:

    “Bu durumda kader, Allah’ın olacak şeylerin zaman ve mekânım, niteliklerini ve özelliklerini bilip ezelde takdir etmesidir. İmam Ebû Hanîfe, bu konuda şöyle der: Dünyada olacak şeylerin tamamı Allah’ın dilemesiyledir ve bilgisi dahilindedir. Allah onları Levh-i Mahfuz’da yazmıştır. Ancak bu yazması niteleme şeklindedir, yoksa hüküm koyma şeklinde değildir. (kaynak: Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-ekber, s.2) Yani, Allah, “şu şöyle şöyle olacak” diye yazmıştır. Değilse, “Şu şöyle şöyle olsun” diye hüküm vermemiştir. Eğer hüküm vermiş olsaydı, kul fiilinde zorlama altında olurdu.( Kaynak: Ali el-Kârî, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.41; Ebu’l-Muntehâ, Şerh ale’l-Fıkhı’l-ekber, İstanbul ts., s.11) Nitekim şu ayetler kader inancına işaret etmektedir: “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.” Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir.” “Şüphesiz ki, Biz, her şeyi bir takdir ile yarattık.” ” (s. 53-54)

    Bu zat itirazını, İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye yapmalı. İmamın söylediğini bile beğenmeyen bu zata ben diyebilirim ki. İmamın beğenmediği metnini gözlerinize ve görüşlerinize arz ediyorum:

    خلقَ اللهُ تعالى الأشياءَ لا منْ شىءٍ. وكانَ اللهُ تعالى عالماً في الأزَلِ بالأشياءِ قبلَ كونِـها، وهوَ الذي قدّرَ الأشياءَ وقضاها، ولا يكونُ في الدنيا ولا في الآخرةِ شىءٌ إلا بمشيئتِهِ وعلمِهِ وقضائِهِ وقَدرِهِ وكَتْبِهِ في اللَّوحِ المحفوظِ ولكنْ كتبُهُ بالوصفِ لا بالحكمِ والقضاءُ والقدرُ والمشيئةُ صفاتُهُ في الأزلِ بلا كيفٍ.

    Altı çizili kısım hakkında Ali el-Kari’nin açıklaması ise şöyledir:

    أي كتب الله كل شيء بأنه سيكون كذا وكذا، ولم يكتب بأنه لِيكن كذا وكذا، (على القاري)

    *

    Bırak! Allah nasıl biliyorsa öyle muamele etsin!

    Ne buyuruyor Rabbimiz Felak Suresinde:

    “De ki: Felakın Rabbine sığınırım

    Yarattığı şeylerin şerrinden

    Çöktüğü zaman karanlığın şerrinden

    Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

    Haset ettiklerinde hasetçilerin şerrinden”
  • Sessizliğin elle tutulabilir, gözle görülebilir bir sureti olmasa da kim inkar edebilir ki var olmadığını?
    Mustafa Becit
    Sayfa 30 - Küsürat Yayınları - 1. Basım - 2017
  • "Bedeli ödenmeyen sevgi zehirlenir.İşte Hristiyanların Hz.İsa'ya olan sevgisi böyle bir sevgidir.Hristiyanlar Hz.İsa'yı seviyorlar. Bunu kim inkar edebilir?Hem de o kadar çok seviyorlar ki, haşa onu 'Allah'ın oğlu' derecesine (!) yükseltiyorlar.
    Onun Allah'tan vahiy alması,hatta mucizevi bir doğumla dünyaya gelmesi ve kendisine kurulan tuzağa karşı Allah'ın özel yardımını alması,onları tatmin etmiyor,onları kesmiyor."
    Mustafa İslamoğlu
    Sayfa 99 - Düşün Yayıncılık
  • Şerefli ve yüce ilahi kelam öylesine muhteşem bir kitaptır ki
    kendisine muhatap olan kim olursa olsun kimliğine bakmaksızın
    ona bir şeyler vermektedir.
    Ilahi kelamın önüne oturan muhatap,ne için oturursa otursun o amacına ulaşır.Iman için oturan iman,inkar için oturan inkar,
    nifak için oturan nifak elde eder..
    Her muhatap amacı doğrultusunda kitaptan istifade edebilir..
  • - Aklı başında olan kim 20. yüzyılın tamamen benim eserim olduğunu inkar edebilir ki?

    Devil's Advocate (1997)
  • Yaşamımda önem verdiğim insanları muhakeme ettikçe, verilen değer ve karşılığında gösterilen muamele çerçevesinde, şahsımı sıklıkla sorgularım. Özellikle de, mevzu bahis " Sevgi " ise...

    Bir insanı varlığımızdan bile, daha fazla sevebilir miyiz? Hem, hadi sevdik diyelim!... Peki! Değer mi! Onca çaba, onca emek. Kim, kimler için... Bir gün gelince, bir saniye bile düşünmeye gereksinim duymadan, ardına bile bakmadan çekip gidecekler için mi, varlığından vazgeçmek. Çok değil! Daha dün, deli gibi sevdiğini, sevdiğinin yüzünü bir gün dahi göremeden değil yaşamak, nefes dahi alamayacaklarını, fırsat buldukça an be an aşkını itiraf edenler değil miydi, bugün arkalarında bir enkaz yığını bırakıp da çekip gidenler. Ne sözler sarf edilmiştir tutulmayan, ne de anılar kalmıştır yaşanılan. Sanki öncesinde seven biz değil, sevgimiz için de hiç göz yaşımız akmamış gibi...

    Sizlere bir sorum var, değerli okurlar. Söyler misiniz? Hangi sevgi, insan ruhunda onarılmaz gedikler açar. Var olan sevgiliye dokunarak varlığını her hücrede ve dahi her zerre de hissederek sevmek mi, yoksa var olmadığı bilindiği üzre imgelem ürünü olan bir sevgiliye tutunarak onu sevmek mi?

    Halbuki sizlerin de, benim kalbimin de bir bildiği var. Emin olun ki, yaşanılan her aşkın bir anlamı ve bir değeri var. Gerek imgelem, gerekse de gerçek olsun! Tıpkı Pascal'ın " Her yüreğin bir bildiği var, kalbine söz geçiremediği. " dediği gibi...

    Belki!... Şu fani dünya da var olma zorunluluğudur, sevgiliye duyulan özlem. Bazen sığınacak bir liman, bazen de kalbe hissettirdiği sıcaklıktır. Kim bilir...

    Ayrı kaldığımız, hasretini duyumsadığımız özlemler değil midir, bizi can evimizden vuran, dilimizin bağını çözen. Özlemin hasretiyle kavrulurken mananın sırrına vakıf olmak, belki de insanoğlunun şu fani dünya da başına gelebilecek, en güzel mutluluktur herhalde, yaşanılan bunca acıya rağmen.

    Andre Gide " Yazmak, ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaktır. " demiş ya, yazarımız da sevgiliye duyulan özlemi ve onsuz yaşamın anlamsızlığına dem vurmak istemiştir, belki de!...

    Sevgiliye duyulan özlem... Bu sevgili, imgelem ürünü olsa bile! Kim aksini inkar edebilir ki, sevgilinin dokunmadığı bir ruh da açılan onarılmaz derin yaraları. Yaşamaksa eğer adına verdiğimiz bu mücadele, varlık ve yokluk kavramları arasında gelişen olaylar silsilesi değil de nedir? Olabildiğince mütemadiyen spontane olarak gerçekleşen.

    Sahi! Bay Şair, Meltem isimli karakterimiz sanrılar neticesinde vuku bulan bir imgelem ürünü mü yoksa hakikat mi? " Gerçeğin ne olduğu değil, gerçek olarak algılamanın ne olduğu önemlidir. " der, Henry Kissinger. Bana sorsanız imge nedir, hakikat nedir? Ben de derim ki, imge mutluluğa duyulan bir özlem, hakikat ise bir algı meselesinden bir adım dahi öte geçemeyen, ölüm ile yaşam arasında var olan ince bir çizgi. Lakin her koşulda gerçek, ne olursa olsun çıkan sonuç, insan olarak ne kadar çok kırılgan bir yapıda olduğumuzun yegane timsali.

    Değerli yazarımızın eserini bir bütün olarak değerlendirmem gerekirse, duyguları ifade edebilmek adına yazılmış son derece başarılı bir çalışma. Öyle ki, yukarıda değindiğim hislerimin de yegane sahibi. Lakin hiç mi eserin olumsuz tarafları yok derseniz de, haddim olmayarak değinmek isterim ki, bazı kelimelerin telaffuzlarında sıkıntı yaşamış olduğum tartışılmaz! Ha! Bir de metin içerisinde şu gereksiz tabii ki kime göre, şahsıma göre var olan, erotizm içerikli betimlemeler olmasaydı daha iyi olurdu ya neyse! Siyahın ve beyazın yoğunluklu var olduğu bir dünya da, diğer renklerin de varlığını görmezden gelmek, sanırım cahillik ile eşdeğer olur.

    Hayatı boyunca, hiç bir zaman bu eser iyi, bu eser kötü diye, rafine etmemiş bir okur olarak ifade edebilirim ki sevgili okurlar, eseri okumaz iseniz hiç bir şey kaybetmezsiniz fakat, eğer okursanız da algı çerçeveniz gereğince, geriye dönük kazanımlarınız mutlaka olacaktır.
    Kitaplar rehberiniz olması temennisiyle...
  • Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Barca


    Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr’a) gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi. (Araf Suresi, 143)
    8Yukarıdaki ayette kendisine yer verilmiş olan bu hadise, bundan yaklaşık 3500 yıl önce meydana gelmiş olsa da insanlarda Yüce Allah’ı somut gözlerle (basar) bizzat görme isteğinin devam etmesi anlatının evrenselliğinin bir boyutunu gözler önüne sermektedir. 
    İnsanların diğer canlıları somut gözlerle görme arzusunun farklı seviyelerde ve ayrı ayrı saiklerle oluştuğu bilinen bir gerçektir. Ancak somut gözlerin ruhlara habercilik ve tercümanlık hizmetlerini yapabilmesi özelliği insanların geneli için en ağırlıklı ve önemli nedenlerden biridir. Zira ruhlar, fiziki boyut tel örgüleriyle çepeçevre kuşatılmış madde-enerji hapishanesinde ancak gözler aracılığı ile nisbeten birbirlerine ulaşabiliyor, tanışıyor, özlem gideriyor, asıl vatanlarını hatırlayıp yad ediyorlar.  Hem başta gurbet ve yalnızlık kaynaklı olmak üzere yaşadıkları birçok korku, acı ve ürküntüyü de yine gözler aracılığıyla gidermeye çalışıyorlar. Bu yüzden Yüce Allah’ı da kendisi gibi bir canlı olarak tasavvur eden insanın –buna insan olan Hz. Musa da dahildir- onu da diğer canlıları gördüğü gibi somut gözleri ile görmek istemesi doğal olsa gerektir. 
    Mesela bazı gözler nazar eder de sağlam deveyi kazana koyar, iriyarı bir adamı mezar yolcusu kılar. Bazı gözler bakanı kendisine köle kılar ve ölümlere götürür. Bazı gözler vardır Müslüman sahibinin, Müslüman olmadığını fısıldar. Diğer bazı gözler de kafir sahibinin aslında Müslüman olduğunu açıklar. Bazı gözlerde şehvetten başka bir şey görünmezken bazı gözler anlatılamayan acıları gözyaşları ile dillendirir. Bazı gözler bakıldığında Maveraya imanı artırırken diğer bazı gözler ise kendisine nazar edene korkunç korkular yaşatır veya hiçlik karadeliklerine çeker. Bazı gözler de vardır ki, kendileri hastalanmak pahasına bir bakışıyla en amansız hastalıkları bile bir anda alıp götürebilir. Gözlerin tüm anlatılan özellikleri aslında ruhlarla olan ilişkisi ve ruhlar üzerindeki etkisinin tezahürleridir. 
    Belki de en büyük işkence, insanın sevmediği birisinin gözlerine bakmak zorunda bırakılmasıdır. Modern depresif rahatsızlıkların altında yatan sebeplerden biri de bu olsa gerek. Gözler utandığı, çekindiği ve nefret ettiği için bir göze bakamazken bazen de ürkme ve aşırı sevdiğinden bakamaz. Bu durumlarda da aslında görünen gözlerin arkasında ruhlar sahnededir ve gerçekleşenler de ruhların birbirleriyle aralarında veya tek taraflı gerçekleşen aksiyon veya reaksiyonlarıdır. Zira ruhlar adeta kar taneleri ve DNA’lar gibidirler. Birbirlerine benzerdirler ancak hiçbiri tam olarak birbirinin aynısı değildir. 
    Hz. Musa somut gözleri ile görmek istediğinde gözlerin yaratıcısını, gözlerini gözleri olmayan dağa çevirmesi emredildi. Dağ bile onun tecellisi üzerine gözü olmadığı halde tarumar olduysa, Hz. Musa somut gözleri ile kim bilir ne hale gelirdi. “Gözler yaratıcısını idrak edemez. Ama yaratıcıları gözleri idrak edebilir.” (Enam 103) Yani somut gözlerin, gözlerinin yaratıcısını kuşatacak bir gücü, yetisi ve yetkisi yoktur. Zira yaratıcı, yarattığı gözleri –tüm özellikleri ile en iyi bilendir. Bu ve benzer durumlarda somut gözleri harekete geçiren; onu etkisiz kılan veya onun etkisini olumlu veya olumsuz anlamda hisseden; elinin ulaşamadığı ve gücünün yetmediği durumlarda yardımına koşan aslında soyut gözlerdir. Kısacası ruh gözün gözüdür de.
    Yüce Allah’ın peygamberi olan Hz. Musa’nın Yüce Allah’ı bu denli görmek arzusunun altındayatan sebeplerden birisi, ona duyduğu sevginin artmasını istemesidir. Zira sevgi ya somut (basar) gözle ya soyut (basiret) gözle ya da her ikisinin ortaklığıyla vuku bulur.  Basireti ile Yüce Allah’ı sevmiş Musa,  diğer insanlarda olduğu gibi basar’ı ile de bu sevgiyi yaşamak ve pekiştirmek de istemiştir. Ancak o esnada -mümkün olamasa da- faraza gözle göreceğinin onun ruhunda ne denli bir sevgi yoğunluğu yaşatacağını bilmiyordu. Sonunda olan oldu ve devasa dağ bu duruma yerle yeksan olarak cevap verdi.  Hem Musa’nın –asla mümkün olmaz, olamaz ve olamayacak-  ama faraza vuku bulsaydı göreceği onu lahzasında öldürecekti. Fakat ölmesi için henüz erkendi. 
    Bu vakıada Yüce Allah; Hz. Musa ile ayette belirtildiği gibi hiçbir varlıkla konuşmadığı biçimde konuşmuş, ayetin devamında yani Hz. Musa’nın bu konuşmadan cesaret alarak Allah’ı görmek istemesinden sonra konuşan yine Yüce Allah’tır “Benigöremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin.” Buna binaen ilahi konuşmanın birçok değişik şekli olduğu gibi ilahilik özelliği olan veya kendisine ilahilik atfedilen kelam ve metinlerin birbirinden ayrı isnat edilmeleri, anlaşılmaları ve buna bağlı olarak da mutlak/mukayyed ilahiliklendirilme nasipleri ve/veya nasipsizlikleri vardır denilebilir.
    Hz. Musa’nın yerinde kim olsaydı Yüce Allah’ın kendisiyle konuşmasının ardından onu görmek isteyecekken o dehşet anında bayılan sadece Hz. Musa’ydı. İnsanların Allah’ın şahidi olması sanıldığı kadar kolay değilmiş yani; demek ki geriye kalanlara ancak Hz. İbrahim gibi kalbini daha bir tatmin için Yüce Allah’inın işlerinin nasıllığını öğrenme isteği düşer, çünkü beden elbisesiyle ilahi ruh sınırlandırılmıştır ve işte bu nedenle Allah’ı o nasılsa öyle görmek hem göz, hem ruh ve hem de akıl tur-i sinalarının yerle bir olması anlamına gelir.
    Bu kıssada kaderle ilgili de bir açıklayıcılık var. Bizzat Yüce Allah, Hz. Musa’nın böyle bir istekte bulunmasını istedi, bizzat Hz. Musa bu istekte bulundu ve bizzat Hz. Musa’nın kavmi Hz. Musa’dan bu istekte ve bu isteği dillendirme isteğinde bulundu. Bu üç görünen bizatihiliklerden hiç biri diğer bizatiliğin bizatiliğine halel getirmeden aynı anda ve aynı durumda kendilerini gerçekten var kılabilmişlerdir. İşte kader de bu üç önermeyi insanların aklı pek birleştiremese de birbirlerinin içinde eriterek birçok olayda olduğu gibi bu olayda onu görmeyi arzulayanlara kendini göstermiştir.
    Eğer bütün insan soyunu bir insana benzetirsek -Âdemler çoksa şayet- Bizim Âdemimiz bu insanın doğum, Yüce Allah’ı görmek isteyen Hz. Musa gençlik ve delikanlılık dönemini ifade ediyor. Zira böyle bir arzu ancak o çağa ait olabilir. Hz. Muhammed’e gelince o adeta insanlığın 33 yaşına girişini temsil ediyor. Şimdiyse 40 yaşının habercisi bulanımlar geçiriyor insanlık… Yalnızlığın dibine düşmüş yalnızlık hissi, amaçların amaçsızlığı ve tatminsizliği, her şeyden korkmanın sebebi kıyamet (evrenin ya yok olması veya değişmesi) düşüncesi, acizlik duygusu, merhamet, şefkat ve dürüstlüğün azalması, doyurulamayan doyumsuzluk vs. Son olarak da son yaşlılık devresi ve de ölüm; yani kıyamet. Şu an dünya üzerinde yaşayan insanların neredeyse dörtte birinin akıl sağlığının bozuk olduğunu ortaya çıkaran istatistikler de herhalde bu tezi; yani 40 yaşında, bunalım döneminde olduğumuzu destekliyor.
    Bu hadisenin teolojik bir tarafında, Yüce Allah’a çok inanmak istedikleri halde herhangi bir sebepten inanamadığını dillendirenlere sanki şöyle deniliyor. Yüce Allah’a inanmamanız Hz. Musa’yı da kabul etmemenizdir ve daha fazlası. Hz. Musa’yı inkâr etmede zorlandığınız kadar Yüce Allah’ı yok saymada da zorlanmalısınız ve daha fazlası ve nokta en sonunda.