İttihat ve Terakkiyle gelen zulüm yağmurlarından ıslananların en başında otuz üç yıllık iktidarda kalan Abdülhamid Han olmuştu. Padişah tahtan indirilerek Selanik de panjurları bile kapalı bir köşke kapattılar. Oysa daha isyanın başında Ulu Hakanın baş tüfekçisi Arnavut Halil Bey, üzerlerine doğru gelen Hareket Ordusunu bastırmak için padisaha az mı dil dökmüstü, Ya Tahir Paşa...
"Şevketlüm, bu gelenler derme çatma çapulcu güruhundan ibarettir ve 'Padişah kurtarmaya gidiyoruz!" diye kandırılmışlardır. İzin ver onları saray kuvvetlerinin en küçük birliğiyle karşılayıp darmadağın edeyim ve zincire vurup huzuruna getireyim."
Ne çare ki kardeş kanı dökülmemesinde kararlı olan merhametli zât-ı şahaneye bir türlü söz geçirememişlerdi.
"Hayır, Paşa ben nefsim için tek damla Müslüman kanının akmasına razı değilim."
Ulu Hakan, şefkatle doluydu; karşısındakiler ise kinle... O, acımayı seçmişti; onlar savaşmayı. O, aftan yana tercihini kullandı; onlar kahırdan. O, niyetinde halisti; onlar ise ikiyüzlü ve sahtekar...
Yüzyıldan fazladır hastalığı iyice ağırlaşan bir devleti otuz üç yıl boyunca ayakta tutmayı başaran Ulu Hakan'a acımamışlardı. Sadece ona değil koca bir imparatorluğu da un ufak etmişlerdi. Dünyaya sığmayan ela gözlü sultanı tek başına bir odaya hapsettiler. Saray ise çok geçmeden yağmalandı. Yağmalanan sadece mücevherler değildi tabi. Göz kamaştırıcı avizeler, gümüş şamdanlar, ceviz ve maun ağacından imal edilmiş koltuklar, çatal kaşık koleksiyonları, porselen tabaklar, kristal bardaklar, oyma işlemeli kapılar, altın vazolar, biblolar, en nadide perdeler, en değerli tablolar, en pahalı halılar hatta yastık yorganlara kadar çalınmadık bir şey kalmamıştı.
Talan edilen koca imparatorluğun yanında bunlar devede kulak bile değildi.
Ve bir gün konuşma fırsatı bulduğu