Kısa ve çerez bir eser olmasına rağmen konusu etkileyici, kurgusu ve olay örgüsü ustalıklarla doluydu.
Kitabımız da üç ayrı hikâye vardı üçünü ayrı çerçevelerden inceleyecek olmama rağmen hepsinin odak noktası aynıydı. Tek bir düşünce üzerinde durulmuştu “Toplum dışına itilmiş ve devamlı ötekileştirilmiş karakterler” dünya kötü kalpli insanlara ait olduğu için devamlı insanları dış görünüşleriyle örseliyoruz, yaradılışlarının böyle olduğunu kabul etmiyoruz aslında ötekileştirmemiz gereken karakterlerin kendimiz olduğunu aklımızdan devamlı çıkarıyoruz. Onların farklılıkları var ama bizler fabrika çıkışı gibi tek tipiz, bunu kabul etmek yerine devamlı ötekileştiriyor, hor görüyor hatta parmakla dahi gösteriyoruz..
Üç hikâyeyi de kısa kısa başlıkları altında özetlemeye çalışacağım;
LYON’da DÜĞÜN: Bu başlık altında ölüme dahi beraber giden iki aşığın hikâyesini okuyacağız, Fransız Devrimi esnasında yaşanan bu aşk zulüm günlerinde bir umudu temsil etmiştir. Ama ne yazık ki mucizeler sadece filmlerde olur ve bu iki korkusuz aşık ölüme mahkum edilir.
İKİ YALNIZ İNSAN: Adından da anlaşılacağı üzere hor görülen, toplum tarafından sürekli ötekileştirilen iki yalnız insanın çığlıklarının buluşmasıdır. Biri çirkin biri topaldır ama kendi yaralarını sarmayı başarır, yalnızlık değil tek beden de iki kişi olmayı başarırlar.
WONDRAK: Özetlemeden önce belirtmeyelim ki en etkilendiğim kısımdı, doğuştan burnu olmadan doğan kadın karakterimiz Ruzena Sedlak’ın travmatik hayatı anlatılıyordu. İnsanların ona yaftalaması ise “Kurukafa” olmuştu, toplum onu lanetlenmiş, çirkin ve insan yerine dahi koymadığı için ormanda yaşamayı tercih edip, üç adamın tecavüzünün ardından doğan oğluna dört elle sarılışı konu ediliyordu. Hikayemizde Wondrak karakterinin yan bir karakter olmasına rağmen,