Yeni bir kitabı daha övmekten beter edene kadar şimdilik bu. Cuma günü yazarla program yapacağımız için önceden bilgi edineyim diye elime alıp aynı günün gecesinde "bitmeseydi keşke yahu" dediğim kitaptır kendisi. Tabi sevdiğimiz bir şeyi gereğinden fazla övmekle de biliniriz ülkece, o ayrı, ama yani hak ediyor. Şöyle ki:
Mevzu, 30 Ekim 1961 ile 1973 arasındaki zamanda geçiyor. Daha öncesi de var tabi. Alamancı olmaya aday yüz binlerce Anadolulu, Sirkeci Tren Garı'na gelmeden evvel neydi, neden gitme kararı aldı, nasıl cesaret etti, hadi etti diyelim yolculukta neler yaşandı, neler hissedildi. Gibi soruların da izi sürülüyor. 73'teki krizle bir anda hedef tahtasına oturtulan "konuk işçiler" kaşla göz arasında nasıl "yabancılar", "göçmenler" oldu? İbrahim karakteri üzerinden ilerleyen ama İbrahim'den çok daha fazla ilgi çekici olan diğer detaylarıyla 11. Peron, diasporanın farklı farklı pencerelerden görüntüsünü sunuyor.
Sosyolog musun? İçeride göçün sosyolojisine dair envai çeşit veri var.
Tarihçi misin? Sebep sonucun, olmuş olanın ve olacak olanın dünya kadar anlatısı var.
Hiçbir değilim, dümdüz okurum mu diyorsun? Dümdüz oku. Anlatım, üslup, akıcılık gırla. İbrahim gibi hissettiği oluyor insanın. İrtibat bürosuna gidiyor, çıplak muayeneye katlanıyor, ilk trenle beş günlük yola katlanıyorsun. Koca Almanya beklerken gri renkli, savaş sonrası perişanlık izleriyle dolu Almanya görüyorsun. Ortasından ikiye bir duvarla ayrılmış Almanya. Hatta, bugünkü Almanya olmasını o gün Anadolu'dan, Fas'tan, Yunanistan, İspanya gibi ülkelere kadar birçok yerden gelerek bantların akmasını sağlayanlara borçlu olan Almanya. O süreci yaşıyorsun ister istemez. Çocukların iki ayrı ülke arasında sıkışıyor, kimlik bunalımı yaşıyor, eğitimleri mahvoluyor, ebeveyn ilgisinden muaf kalıyor ve