"Hayatında sözcüklerin bir karşılığı olmamıştı; oysa sesler her şeydi ve bellek, sözlerin aksine kötü sesleri biriktirmiyordu hiç." Bir "ahraz" için daha iyi bir tanımlama olabilir miydi, bilmiyorum. Ama bu cümle, kitapta defalarca kez okuduğum cümlelerden yalnızca biriydi.
İsrafil'in hikâyesi bu. Onun, kâğıt toplayıcılığı yaparak hayatta kalmaya çalışan çocuk yaştaki annesi ile birlikte büyümesinin hikâyesi... Babasının kim olduğunu bilen yok, ama ben biliyorum, bir de annesi Adile. Okuyunca siz de bileceksiniz elbet, ama hiç bilmemiş olmayı isteyeceksiniz! Adile yaşadıkları kasabanın günah keçisi, "ifrit" diyerek ötekileştirdikleri çocuk-kadın veya kadın olmak zorunda bırakılmış bir çocuk aslında... İsrafil "lanetli" ve "uğursuz" lakapları ile dışlanmış, işitemez, konuşamaz ama üzülür, çok üzülür. Öyle hassas bir kalbi var ki, bir konuşabilse neler anlatacak... Bütün kasabanın bağrına basması gereken bu ana-oğul inanılmayacak kadar çok şiddete maruz kalıyor; sözlü, fiziksel, psikolojik... Bir tek Marangoz Yusuf kapısını açıyor İsrafil'e, bir tek o sofrasına buyur ediyor, halinden bir o anlıyor... Çünkü o da geçmişiyle küs, köklerine dargın, ana-babasına kırgın... O da hayatın bir köşeye fırlatıp attığı yaralı bir kuş çünkü.
Ne kadar toparlayabildim bilemiyorum. Çok katmanlı, mitolojik ve masalsı bir anlatımla yazılmış, güçlü betimlemeler içeren, karakterlerin iç dünyalarına ışık tutan bir roman okudum. İnsanların hem doğayla, hem de birbirleriyle olan yabancılaşma olgusu ve farklı olanı hiç düşünmeden ötekileştirmesi özellikle dikkat çekiyor burada. Sevdim ama yoruldum da bu kitabı okurken. İnce bir kitap diye hemencecik okurum sanmayın, öyle olmuyor. Tarz olarak Tuğba Doğan'ın "Musa'nın Uykusu" kitabına çok benzettim. Edebiyata doyduğum nitelikli bir okuma oldu.