Baykuş Virane Sever

10,0/10  (2 Oy) · 
4 okunma  · 
1 beğeni  · 
480 gösterim
Ocak birden köpürmeye başlamış, oturup Vahşetin Çağrısı'nı okuduğum ağır kadife koltuk kıvılcım içinde kalmıştı. Etrafa yayılan küle aldırmamış, kitabı küçük çalışma masamın üstüne bırakarak kalkıp perdeyi aralamıştım. Kasaba kar altındaydı. Öyleydi ki, halk böyle gecelerde yağ lambalarını yakmanın uğursuzluk getireceğine inanırdı geceyi yalnızca kar aydınlatıyordu. Sanırsın ay yere inmiş. Fakat çok sürmedi; önce durup durup tozan hava birden işi inada bindirdi ve sürekli, korkunç bir rüzgâr başladı. Çam ağaçlarının dallarında birikmiş karlar topak topak savruluyordu.

Yine bu karanlık ve insana benzerlikleriyle bizi ürküten ağaçların iğneleriydi. Bu iğneler sanırsın bir kar ordusu. Durup durup yaylar gerilerek. Böylece fırtına dinlemez bu yaman oklar sayesinde. Ne ki böyle bir düşmanı ele geçirmek nasıl mümkün olsun. Fırtınayı bir süre izledikten sonra, çıkıp atımın yanına gitmem gerektiğini düşündüm.

"Kendine özgü yazınsal bir dünya kurar Faruk Duman; herkesten çok başka ama bir o kadar da yakın. Önce neyi anlatacağına değil nasıl anlatacağına karar verir. Anlatı dünyasına belli bir biçim içinde gerçeklik kazandırma çabası, sonunda onun, kuşağının en özgün yazarlarından biri olmasını sağlar. Bu özgünlüğü yakalayan, onun yalın ve zengin dünyasında bulur kendini..."
-Semih Gümüş-
  • Baskı Tarihi:
    Şubat 2013
  • Sayfa Sayısı:
    112
  • ISBN:
    9789750716041
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Aslı T. 
 16 Nis 18:40 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi

Okuduğum ikinci kitabıyla birlikte yazarla biraz daha tanıştım, kaynaştım sanki. Çok zor olmadı bu kaynaşma. Benim gibi doğa, ağaç, çiçek, böcek, kuş âşığı biri için; hikâyelerinde okurlarını ormana, dağa, doğaya yolculuğa çıkaran bir yazar vardı çünkü karşımda.

Sanki rüyadaydım öykülerin birçoğunda. O; rüyaların her şeyi mümkün kılan sınırsızlığı vardı. Bu kitapla ilgili istesem de içeriğe dair bilgi (spoiler) veremem. Hani bir rüya görürsünüz; dağlar, ormanlar, denizlerde maceradan maceraya koşarsınız. Sorsalar, “Ne gördün rüyanda?’’ diye, söyleyecek bir şey bulamazsınız. Duman’ın öyküleri de öyle biraz.

Bir araya gelmiş öykülerle ortak bir geçmişe, hatıralarla, düşlerle bir yolculuk sanki. Bu yolculukta yazar, kendi hayallerinin içinde sizin de hayal kurarak yol almanızı istiyor. Oyunlara başvuruyor. Okuyanın hayallerine bırakıyor öykülerinin sınırını. Kendinizi kaptırmış giderken birden. Evet, aynen böyle yapıyor.:) Şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışıp baştan okuyorsunuz cümleyi, paragrafı; ne demek istemiş yazar, diye. Sonra alışıyorsunuz buna da, artık hiç duraklamıyorsunuz, yazarın sizi getirip bıraktığı o yerde. Gülümsüyorsunuz artık yarım bırakılmış o cümlelerde.

“Canlılar kaça ayrılır?’’ diye sorsalar; çoğumuz “bitkiler, hayvanlar, insanlar’’ deriz. Hah işte o, öyle değilmiş. Bu kitapla birlikte kışın, soğuğun, karın, havanın, taşın, kuru ağaç dalının, sandığın en çok da sobanın bir canlı olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Farklı bir üslûpla yazılmış olmasını çok sevdim kitabın; diğer kitapları da böyle midir çok merak ediyorum ve sabırsızlanıyorum okumak için. Saramago, Oğuz Atay gibi imlâda oyunlara başvurmasıyla kendine has bir yazar kimliği oluşturmuş Duman. Sanki okuyucuyla oyun oynamış, eğlenmiş, eğlendirmiş. Vermek istediği duyguyu, hikâyeyi asla direkt ve net bir şekilde anlatmamış; ki ben bunu çok severim. Böylece kitabı yeniden ve farklı hislerle okunmasını mümkün kılmış.

Rogojin 
 15 Nis 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Faruk Duman ilk kez okudum...acaba gerçekten okudum mu, okuyabildim mi, emin değilim. Hiç beklediğim gibi değildi, ben öncelikle Faruk Duman'ın bir çok kitabı olduğunu bilmiyordum; bir yerlerde bu kitabından söz edildiğini duymuş ve okumaya öyle karar vermiştim, aylarca önce aldığım kitap da kütüphanemde, arkalarda bir yerlerde duruyordu öylece; ama Faruk Duman'ın bir çok kitabı olduğu gibi, dilinin ve kitapta kullandığı biçimin hiç de yeni bir yazara ait olmadığı belli oluyor: 8 öykü içerisinde dağların eteklerinde bir şehirden ya da kasabadan ve oradaki bir aileden, bir kaç aileden veya bir kaç çocuktan okuduğumuz hikâyelerle karşı karşıyayız: çocuklar hikâyelerini anlatırken araya başka hikâyeler giriyor, hayaller giriyor, kitap okuma sevgisi ve o kitaplardan okunan karakterler giriyor, ana hikâye sırasında başka hikâyeler okuyoruz; ancak her zaman kimin kim olduğunu tam anlayamıyoruz, hikâyeler arasında bağlar görüyoruz, ama yazarın dili herşeyi rahatça kavramamızı, hikâyeleri yerli yerine yerleştirmemizi mümkün kılmıyor; yazarın dili ve dil kullanımı çok dikkat çekici: dikkat çekici bir sıklıkta olmasa da, arada bir, yazar cümlelerini yarım bırakıyor, yüklemsiz bırakıyor( "Abla sen elini bulaştırma, ben şimdi iki dakikada yaparım, diyerek kolları sıvadığı. Sonra davulun başında dönen turnalar gibi etekleri köpüklenmekle. Tepsiyi nedense hiç yanmayan elleriyle kavrayıp. Pastanın buğusunda yüzünü kremleyerek"). Dilin bu tür zorlamaları, oynamaları hakikaten ilginç bir lezzet katıyor hikâyelere; bu dil işçiliği kitabın birden fazla okunmasını talep ediyor ve belki de ileride Faruk Duman dilimizin en usta yazarlarından biri olarak kabul edilecek...kendim de bir kez daha okuyup, anlamak ve daha fazla lezzet almak üzere kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum.