Colette! Evet, Colette. Dul, Karadul! Dansını beğenmediği erkeğini afiyetle yerken, ceza ya da ecza olsun için, aynı zamanda, kendisini de yeyip -tüketen, kara, kapkara bir dul! Tam sekiz gözlü, ruhu tavan arasında ama çatlaklardan sızan ışık hüzmelerinden , sürekli ruhuna yeni yollar bulup kendini yeniden kuran ama tam iyileşiyorum derken de adeta bir kirmenden yapılma örümcek gibi, kendi etrafında hızla dönüp, kendi kendini yeniden hapseden bir varoluş öznesi...
Gelgelelim bir önceki okuduğum Dişi Kedi kitabının incelemesinde arz ettiğim üzere, artık sakin bir hayat isteyip ( çok şey mi istedi idi sanki? ) kendisinden bir kızcağazı olan, ikinci eşi Henri de Jouvenel’in, onu aldatmasıyla ateşlenen bir intikam mevzuu vardı Colette’in, işte bu mevzuu üzerine, eşinin, bir önceki karısından olan oğluyla yatma, ve Jouvenel’i duygusal olarak yaralama girişiminden hareketle yazdığı bir kitap Colette’in bu kitabı.Daha doğrusu bu yaralama girişiminden çok sonra, yaptığı eylemin, ayartmanın, bir nevi sağlamasını yapıp, kendisini de onayladığı bir kitap bu kitap.Demek ki Colette de, her insan gibi, bütün aldığı öclerin, kalıcı bir teşhirini de sonsuzluğa emanet etmek istemiş ibret olsun diye. ..
İşte bu bilgiden hareketle okumağa başladığım Cicim’e, çok enterasan beklentiler içerisinde giriverdim ama öyle transparan, kırmızının bütün tonlarını içeren bir öykü toplamıyla da açıkcası karşılaşmadım. Tam bu noktada da Colette’in yazınsal başarısını, ağdasız ve nefis denilebilecek üslubunun da sonuna kadar keyfini sürdüm. Bu arada sakın ha! Colette’in öyle ensest, sapık vb gibi yaftalarla kendinizi negatif şekilde donatıp bu kitaba başlarsanız, kitabın katiyyen nektarını alamayacağınızı baştan bilin.
Bu kitaba battal bir novella diyebiliriz. Kurgudaki