“Sana pencereyi kapatmanı söylemiş miydim? Yarınlardan söz etmiş miydim? Seni seviyorum, demiş miydim? Anımsıyor musun?”
Seethaler, her zamanki gibi sade, süssüz, içten bir sükûnetle yazmış. Ama en şefkatli kelimelerini bu kitaba saklamış. En dokunaklı şiiri bu.
Bir kasaba mezarlığında konuşan ölüleri dinliyoruz. Her biri küçük bir yaşam hikâyesi anlatıyor, bazen sıradan, bazen dokunaklı, bazen de sessizce trajik. Hepsinin ortak noktası, yaşama saygı duruşunda bulunmak.
İnsanlar öldüğünde toprak olurmuş, ama dediklerine göre yankılar, öyküler toprağa karışmazmış.
Toprak gözlerimizi alabilirmiş,
ama bakışımızı değil. O orda bir yerde asılı kalırmış.
Sesimizi susturabilirmiş,
ama sözcüklerde bıraktığımız izlere dokunamazmış.
Sabah uyanıp pencereden bakma ihtimalimizi alırmış,
ama baktığımız manzaraların hatıralarını değil.
Toprak, bu dünyadan geçip gidişimizin altına imzasını atabilirmiş, ama yollardaki salınışımıza yetişemezmiş.
Tenimizi alırmış toprak,
ama kokumuz rüzgârlara emanetmiş.
Proust diyordu ya Yakalanan Zaman’da:
“Tabiatı şarkılarımla övme ihtimalimin olduğu yıllar asla geri gelmeyecek.” Evet, toprak ihtimallerimizi alırmış,
ama şarkılarımıza dokunamazmış.