Okuyali baya oldu ama okuyup da kitabı bitirince kapağını kapatıp dakikalarca daldiginiz kitaplar olur ya.. düşündüren .. Işte bu da öyleydi benim için .. bence okunmaya deger bir kitap.
Ömer Faruk Dönmez'in her zamanki eleştirel diliyle yine tatlı tatlı eleştirdiği, ufuk açıp yol gösterdiği okunası kitabı. Birçok açıdan aydınlanma yaşıyor okuyucu. Kitapta iki ayrı anlatım mevcut. Birisinde nakil yoluyla direkt bilgi olarak kâfirlerin Müslümanlar üzerindeki planları önümüze sunuluyor. Bir diğerinde ise hikayeleştirilerek bir nevi bu planların sonucu bizlere gösterilip eleştiriliyor. Üç bölümden oluşan kitabın son bölümü olan 'Dervişan' kısmında ise rahatlatıcı bir şekilde yapılması gerekenler işleniyor. Dediğim gibi, okunası.
DervişanÖmer Faruk Dönmez
Hamza kitabından sonra diğer kitaplarını merak ettiğim yazarın, bir türlü alışamadığım o argolu üslubundan ötürü diğer kitaplarını okumak istememiştim. Şimdi bakıyorum da 4.kitabını bitirmişim. Neden böyle bir dil kullanıyor anlamıyorum. Ama sanırım bu kitaptan sonra kendimce bir yorum yapıcam. Kızdığı meselelerin insanlar, aslen de Müslümanlar tarafından asla kabul görmemesi gereken meseleler olduğundan, bunu olabilecek en aşağı seviye dil ve üslup kullanarak, malum meselelerin rezilliğini anlatabileceğini düşünmüş olmalı. Bendeki hissiyat artık böyle oldu. Yani edebi ya da güzel bir dille vaziyeti anlatmak, değeri büyük meseleler için olsa gerek. Güzel bir üslup bu noktada asla kabul görmeyecek durumların ehemmiyetini anlatamazdı. Yazarın radikal tutumu bu olsa gerek. Diğer taraftan her kitabında öyle cümleler oluyor ki, bu yüzden kendimi her defasında Ömer Faruk okurken buluyorum. Hayattan, hakikatten konuştuğu, gerçeklik hissini veren, otomatik pilotla giden bizleri sarsıp dümeni hatırlatan vs vs. Yani tuhaf bir histeyim, bu kitap Hamza'dan sonra en sevdiğim kitabı oldu ama garip bir biçimde de üslubundan rahatsız olup ilkokul çocuğuna hitap eder gibi basit ve anlamsız atladığım kısımlar var.
Son bölüm kitabın da adını taşıyan Dervişan, yazar güzel yazarsa da nasıl yazar kanıtı gibi, sonunu da müthiş bağlamış. Diğer kitaplarında ağır eleştiri görmüş ama çok az yol gösteren kısım var gibi hissetmiştim (aslen çok farklı okuyan bilir), bu kitapta çok iyi bir final gördüm.
Garip hissediyorum sayın Ömer Faruk, ne diyeyim orijinalliğin ve samimiyetin, hakikâtin bir başka silüeti gibisin. Allah razı olsun, bizleri gafletten uyandırmak için olan çabana..
Dervişan, yazarın okuduğum ikinci kitabı. Aslında ‘Hamza’ kitabını okuduktan sonra bir daha Ömer Faruk Dönmez kitaplarını asla okumam demiştim. Okumam dedim çünkü üslubunu hiç sevmiyorum. Özellikle de İslami kelamı kullanan kesimin argo ve basit cümleleri kullanarak yaptığı gevezeliğe tahammül edemiyorum. Gerçi çoğu espritüel yazış olarak değerlendirebiliyor ancak beni gerçekten rahatsız etti. Aslında yazdıkları Metin Karabaşoğlu gibi. Vurguladıkları çıkarımlar, eleştirdikleri gerçekler benzer ama arada kocaman bir uçurum var sanki.
Ömer Faruk Dönmez’in İkinci kitabını da okudum çünkü dobra dobra -kitabın ortasından- lafı dolandırmadan can damarından konuşuyor. Kendisinin de ifade ettiği gibi biraz radikal. Neden bilmiyorum ama radikal fıtratlara kayıtsız kalamıyorum. Ve tek kitabı ile de haksızlık etmek istemedim. Ek olarak hem kitabın ismi hem de kapak tasarımı ilgimi çekti diyebilirim.
Hamza kitabında olduğu gibi aynı üslüpla benzer şeyler paylaşılmış. İslam dininin aslından uzaklaşmış sözümona müslümanları hakkında yazdıkları. Ama ahirzaman müslümanlarının ameli yaşantısından ziyade sosyolojik çerçevesi, bozulmuş zihniyeti, değişmiş değerleri. Her satırı eleştiri... Kitabı okurken güzel duygular hissedemedim ki. Hatta okuduğum 2 gün boyunca anlayamadığım bir çemkirme, sorgulama, yadırgama ve eleştirme isteği hasıl oldu bende ve bundan hiç hoşlanmadım:( Bu yazarın tenkit zihniyeti de bulaşıcı galiba… Hoşlanmadım çünkü zaten uç olan günümüz insanını daha da uçlaştırabilecek üslubu fazlasıyla birikmiş duygular taşıyor zannımca.
Tenkitle enaniyetin arasındaki o ince çizgiyi fazlasıyla aşmış. Kendisinden başka her şeyi herkesi çok yukarılardan eleştirirken kullandığı cümleler sessiz sessiz ’’ben ben!!! ‘’diyor ki duymamak elde değil! Bu tür kitaplarda devamlı
Ruhumu sarsan kitapları seviyorum, dilden akıp gidenleri değil. Sanatın sanat için değil toplum için olduğunu savunan bu yazarı tıpkı kendim gibi radikal yani "ilden ayrıksı" bulduğum doğrudur. Sevmem koyunlugu da koyun yazarları da. Koyu yazarsa o başka.
Tasavvufun şeriatle bağlantısını koparmamış kişiye "efendi hazretleri" denirdi zaten, kendi sözünü şeriatın önüne geçiren değil!
Kitaptan o kadar çok alıntı yaptım ki, utanmasam kitabın tamamını yazardım buraya. Yazmıyorum ama sen oku.
Özellikle "Türklerin Hıristiyan oluşu" başlığı altındaki yazıları defaatle oku, okut. Zira orada çok şey anlatılıyor. Ben okurken hep şunu dedim. "SubhanAllah. Yani bunların hepsi kafirlerin planları mıymış? Aman Allahım."
Uyanık gecinen ben, kandırıldığımı, ayakta uyuduğumu, koyun olmamak için uğraşırken kop koyu bir koyun olduğumu üzülerek gördüm. Sen olma. Oku! İlk emir bu. Oku!
Ömer Faruk Dönmez.. Aslında sevemiyorum tam anlamıyla yazarı ama gelin görün ki okuduğum ikinci kitap, üçüncüsü de gelir bence. Sevmiyorum, rahatsızım ama bir yandan da hoşuma gidiyor. Pek yazarın yaşantısını önemsemem kitapları okurken ama bu yazarımızı oldukça merak ediyorum. Allah ilmini arttırsın fakat kitaplarındaki karakterlerden bazılarının kişiliği gibiyse kişiliği de Allah egosunu da azaltsın. Sonra çok fazla da radikal olmamak lazım. Yani her hâlükarda yazarsın işte veya edebiyatçı. Hocalara bile dayanamazken böyle kitaplarda okuyunca ne biliyim..? Neyse yazarımız biraz radikal belli ki ama çok bilgili de. Asla kibrinin bilgisizliğinden geldiğini söyleyemem son derece biligili, düşünceli bir abimiz. Ama işte biz kadınlar hoşlanmıyoruz sanırım bu katılıktan. Fakat nasıl hoşlanalım sayın okuyucular, bütün hocalar İslam'ın kızına derken insanın üstünde bir yük ve bir sıkıntı da oluşturmuyor değil bu radikallik.
Kitabın üç bölümü var; son bölümü kitabın da ismini aldığı bölüm genel olarak üçüncü bölüm beğenilmiş olsa da ben "Abdullah isminde entelektüel bir köy imamının olağanüstü serüvenlerinden sadece biri" oldukça beğendim, hayran da kaldım. En güzel cümleler de bence ondan çıktı. Bir kere samimiydi. Hamza'nın güldüğüm tarafları gibiydi. Oysa Türklerin Hristiyanlaşması kısmı bana göre değildi, çok sinirliydi Hüseyin Bey.. Olmadı yani Hamza'nın kızdığım taraflarıydı o da. Dervişan da meczup amcamız işte. Yine her karakter hayatın içinden. Ama tarz değişmemiş belli ki. Bu sefer modernizm, teknoloji eleştirisi çok fazlaydı. Hüseyin'in eleştirisi ise daha çok siyasete ve Türk entelektüeline idi. Hikayenin neresinden tutsak haklılık payı buluruz tabi ama neresinden bıraksak kopar gider de..
Yazarın okuduğum dördüncü kitabı,kendine has farklı bir üslubu olan yazar herkese hitap etmeyebiliyor. Ben diğer kitaplarını da sevmiştim ama bu daha çok yer etti bende.Üç bölümden oluşan bir kitap özellikle ikinci ve üçüncü bölümü daha dikkat çekici ilk bölüm biraz sıkıcı gelebilir ama yarıda bırakmayın derim. Türkler'in Hristiyanlaşması adlı kitabın bazı kısımlarını kendi yorumu ile güzel bir şekilde özetlemiş ülkemizdeki Müslümanların dinsizleştirilmesi adı altında yapılan faaliyetleri anlatmış. Son bölüm biraz tasavvufi bir şekilde Müslüman tavrının nasıl olması gerektiğini özetliyor. Bazı kısımlarını özellikle tekrar okurum dediğim bir kitap oldu. Tavsiye ederim.
Sanırım bu kitap hakkında ne yazsam az kalır.Ömer Faruk Dönmez açıkcası ismini ilk kez duyduğum kitabını ilk kez okuduğum,kalemiyle yeni tanıştığım bir yazar oldu..
Kitap kuzenimin hediyesiydi..Bilemezdim bu hediyenin her satırında kendimi sorgulayacağımı,kimi zaman gözlerimin dolacağını,kimi zaman o içimdeki ümidin körükleneceğini,kimi zaman utanç duyacağımı..Müslümanlığın bu şekilde güzel anlatılması,kitabın sizi daha da içine çekmesini sağlıyor..Kalemine sağlık Ömer Faruk Dönmez..Tüm kitapları sırayla okuyacağım inşallah.
Günümüzde modernleşen, sekülerleşen, daha kapalı, daha koyu muhafazakar hale gelen çeşit çeşit müslümanlardan çağa ayak uyduran ancak kimliğini koruyan bu nedenle insanların ne kabul edebildiği ne reddedebildiği akıcı bir üsluba sahip okunulası bir kitap.
Mekan ve zaman farkeder mi mutlu olmak için, eğer gerçek huzur yoksa insanın içinde. Ve dahi neden hayatta olduğunun farkına varamamışsa bir kimse, aldığı nefesler ziyân olmaz mı? `
• Üç arkadaş, her biri ayrı istikamette yol alsada zamanı gelince yanan gönülleri, yandıkları yere doğru yol alıyor. Biri köyde imamlığın yorgunluğunu atmak için, bir diğeri öğretmenliğin ve hayatın yorgunluğunu üzerinde daha fazla taşıyamayınca, çocukluğunda kestirip attıkları mekanın kokusu burunlarının direklerini sızlatır hale geliyor. Ve geç olsada düşüyorlar o kokunun peşine... `
İşte bu kitap insanın gerçekliğini bulmasına sebep oluyor. Anlatımı cümleleri öyle içten ve çarpıcı ki, insanın iç sesini gerçek nidalarla yansıtıyor. Okurken hem gülümsedim, hem de farkında olmadıklarımın farkına vardım...
1976 Adana doğumlu olan Ömer Faruk Dönmez, 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü mezunudur.
On altı yaşındayken Türk Edebiyatı dergisinde ilk hikâyesi yayımlandı. Daha sonra Çınar, Ay Vakti, Atlılar, Huruç, Hece, Hece Öykü, Cafcaf, İhtiyar, Fayrap ve Müdahale dergilerinde yazdı. Evli ve iki çocuk sahibidir.
Yazarın metinleri dil, anlatım ve kurguda kendine özgü nitelikler taşır. Türk hikâyesinde ironiyi başarıyla kullanan yazarlardandır. Hikâyelerini amaçtan ziyade araç olarak kullanan yazar, didaktik üslubu, metin ve dil üzerindeki hâkimiyetiyle toplumsal meselelere değinir. Modernizm, emperyalizm ve kapitalizmin içinde kaybolmuş insanın kendisini bulmasını sağlayan, bu amaçla okuru düşündüren ve okurun mantığını harekete geçiren bir anlatımı vardır. Modern hayatın garipsenmeyen alışkanlıklarına, insanoğlunun kabullenmişliklerine mizah yeteneğini kullanarak, aynı zamanda edebî bir dille dikkat çeker. Hamza karakteriyle modernleşmekte olan müslümanlara unuttuklarını veya görmezden geldiklerini hatırlatmaya çalışır. "Bir Yobazın Günlüğü" ile zihinleri meşgul eden "aydın, yobaz" gibi kavramları ve bu kavramların çağrışımlarını sorgulatır. Bu yönleriyle yazar, hikâyeyi romana tercih eder. "Tutuklu Kurbağa" hikâyesiyle kısa hikâyenin etkileyici ve vurucu bir anlatım gücüne sahip olduğunu gösterir. "Hamza" ve "Bir Yobazın Günlüğü"nü ise uzun hikâyeler olarak tanımlar.