Dokumacılar

7,0/10  (1 Oy) · 
2 okunma  · 
0 beğeni  · 
411 gösterim
XIX. yüzyılın ortalarına doğru Almanya... Silezya'da çuhalar ayaklanıyor. Yoksulluğa karşı bir savaş, bir direniş, bir özsavunma. Alman natüralizminin bir başyapıtı. Yazarına Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran bir oyun. Polisin yasakladığı, Prusya Parlamentosu'nun günlerce tartıştığı bir olay eser.

Almanya 1848 Mart Devrimi öncesini yaşıyor. Vahşi kapitalizm. Liberalleşmeyle ve zanaatçılıktan sanayileşmeye geçişle işleri ellerinden alınan dokumacılar sefaletin kucağına itiliyor.

Sırtına geçirecek bir gömleğe, ayağına geçirecek bir çarığa muhtaç garibanlar! At leşiyle açlıklarını bastıran yığınlar! Bulabilen için köpek etinin ziyafet yemeği olduğu, cezavenin özgürlüğe yeğlendiği çaresizlik ortamı. Çağdaş gerçekçiliğin öncüsü Hauptmann, "Schopenhaur merhameti sevgi olarak anlarken, sevgiyi merhamet olarak görür. Bu biçimdeki bir merhamet duygusu Dokumacılar'ı yazmanın nedeni olabilir. Ama aynı derecede sosyal adalet düşüncesinin dürtüsü de" diyor eseri için. Dokumacılar bir edebiyat eseri olmaktan öte, çağın büyük sorununun bizzat ramp ışıklarına çıkışıdır. Zengin yoksul karşıtlığının sarsıcı tabloları perde perde gözlerimizin önünde sergileniyor. İnsan yığınlarının açlığı, sefaleti ve çığlığı canlandırılıyor; yoksulluk ve çaresizlik, suskun ağzını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyor! Sanat eyleme dönüşüyor! Okurken, olayların tanığı değil, bizzat yaşayanı oluyor insan.
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    Nisan 2001
  • Sayfa Sayısı:
    124
  • ISBN:
    9789755333120
  • Çeviri:
    Hüseyin Salihoğlu
  • Yayınevi:
    İmge Kitabevi
  • Kitabın Türü:
Canavar Vasfi 
22 Eki 2016 · Kitabı okudu · 14 günde · 7/10 puan

Oyun, 1844 yılında Almanya'da yaşanan Silezyalı Dokumacılar isyanını konu edinmiş. Malum o yıllar, işçi sınıfının sanayi devriminin çarkları arasında ezildiği yıllar. Uzun saatler çalışan, açlık, yoksulluk içinde kıvranan insan toplulukları isyan eder, ve netice her zaman ki gibi acı olur. Oyunda işçilerin devamlı olarak söylediği, ve kapitallerin duyduklarında tüylerini ürperten - K. Marx'ın söylemi ile "Avrupa'da dolanan Hortlağı" görmüşe çeviren - şiirin aslı da şu imiş:

Burda, bir yerde mahkeme var;
Beter, gizli infaz celselerinden,
Kayda bile geçmeden
Adamı ipe gönderen cinsinden.

Burada ince eziyet edilir,
Sesler gelir işkence odasından,
Burada ruhunu teslim edenler
Çoktur iniltilerin şehitlerinden.

Cellatlar: Zwanziger efendileri,
Dierig'ler mübaşirleri,
Fütursuzca işkence ediyor her biri
Saklamadan hiçbir şeyi.

Alçaklar sizi, şeytanın dölleri,
Siz, cehennem iblisleri,
Yoksulların varını yoğunu zıkkımlanırsınız,
Lanetimiz, küfrümüz olsun sizinde kârınız.

Sizsiniz tüm sefaletin kaynağı,
Ezen bütün yoksulları,
Sizsiniz kapmaya uğraşan,
Ağızlardaki son kuru ekmeği.

Ne alakadar eder sizleri,
Yoksullar bulabiliyor mu patatesi?
Her saat bulabilin yeter ki,
Kızartmanın iyisini.

Yok artık dilenmenin, duanın yararı,
İşe yaramaz artık yakarı.
"Beğenmezseniz gidebilirsiniz,
Koksun açlıktan nefesiniz."

Şimdi düşünün bu eziyeti
Ve yoksulların sefaletini.
Bulamazlar bazen ekmek kırıntısını
İçler acısı değil mi?

Acımak ha? Ne hoş bir duygu,
Tabii siz yamyamların yabancısı.
Herkes biliyor amacınızı!
Almak yoksulların son lokmasını.


Sorarım, kim geçirirdi aklından,
Yirmi yıl önce bundan,
İnmeyeceğini gururla fabrikatörün
Kral arabasından!

Silezyalı Dokumacıların, gerçekten oldukça dokunaklı bir hikayesi var. Ve Gerhart Hauptman bu hikayeden, harika bir oyun çıkarmış. Bende burada Silezyalı dokumacılar hakkında birkaç söz söylemek isterdim. Ancak bunu benim, tatsız, tuzsuz cümlelerimden dinlemek yerine, kitabın son sayfalarında yer verilen, Heinrich Heine şiirinden dinlemeniz daha hoş olacaktır.

SİLEZYALI DOKUMACILAR

Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o krala, zenginlerin adamına,
halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, anide,
solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
inleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
sana kefen dokuruz, ey koca almanya, sana kefen dokuruz,
dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!

Heinrich HEINE