Georg Büchner’in Woyzeck ve Leonce ve Lena adlı iki oyunu, birbirinden çok farklı atmosferlere sahip görünse de aslında aynı sorunun iki ayrı cevabıdır:
“İnsan hayatı ne kadar özgürdür?”
WOYZECK
Woyzeck, modern tiyatronun en karanlık, en keskin ve en erken yazılmış toplumsal eleştiri metinlerinden biridir.
Büchner burada bireyin nasıl sistem, bilim, ordu, otorite ve sınıf farkı tarafından parçalandığını anlatır.
Woyzeck bir karakter değildir; baskının, yokluğun ve aşağılanmanın kırdığı sıradan insanın trajedisidir.
Oyun, “insan doğuştan iyi midir, yoksa şartlar mı onu bozar?” sorusunun çarpıcı bir yanıtıdır:
Büchner’e göre insanı delirten, insanın kendisi değil, ona yaptıklarımızdır.
Modern dünyanın ilk “psikolojik parçalanma” oyunlarından biri olan Woyzeck, hem sosyal bir çığlık hem varoluşsal bir fısıltıdır.
LEONCE VE LENA
Leonce ve Lena ise bu karanlığın zıt kutbunda duran, hafif görünümlü ama sert bir siyasal ve romantik hiciv oyunudur.
Burada Büchner, monarşiyi, mekanikleşmiş toplumu ve bireyin boş vermişliğini mizah yoluyla yerle bir eder.
Leonce’nin hayat karşısındaki bıkkınlığı ve anlamsızlık hissi, Büchner’in dünyaya yönelttiği sorunun başka bir tonu:
“Ya hayat anlamsızsa? O zaman özgürlük neye yarar?”
Leonce ile Lena’nın kaçışı, bir aşk hikâyesi değil;
zorunluluklarla dolu bir dünyadan kaçmaya çalışan iki ruhun trajikomik mücadelesidir.
İki Oyunun Kesiştiği Yer
Her iki eserde de Büchner, insanı sıkıştıran yapıları sınıf, devlet, kader, toplum, gelenek sorgular.
İster Woyzeck’in yoksulluğu, ister Leonce’nin sarayındaki sıkıntı olsun, ortada aynı gerçek vardır: