Döngü ile geldim; sevgili İsmail Uluöz’ün kaleminden, hayatın gerçeklerine odaklanmış bir romandan söz edeceğim size…
Yazarın yaşamdan özümseyip sindirdiklerini felsefi bir dille köyden kente estirdiği rüzgârın eşliğinde okuyoruz; yedi yaşındaki İbrahim’in gözlemleriyle, o yaşında hayatı sorgulayan duruşuyla aktarılan hikâyede… Afyon’un köylerinden birindeyiz ilkin; güzellikleriyle, çirkinlikleriyle, çarpıklıklarıyla… Tüm yaşam alanlarında olduğu gibi. İnsanın bulunduğu ortama dalga dalga yayılan üstünlük kurma, huzursuzluk, yetinememe, mutlu olamama halleri…
İbrahim’in babası ve amcası Almanya’ya işçi olarak gitmişler. Dedesinin, bir zamanlar iki oğlu arasında adaletsizce yaptığı paylaşım nedeniyle evin büyük bölümü amcasına ait; kendileri bir göz odada sığınmacı gibiler ancak pek şikâyet etmiyorlar. İbrahim’in annesi Sultan, eltisi Gülsüm’e son derece saygılı. Eşleri gurbette bu iki kadın kendi dünyalarında yaşayıp gidiyorlar.
Köyü, köyde çocuk olmayı, çocuklar arasındaki hırsı, kavgayı, yer yer acıklı fotoğraflarla görüyoruz; örneğin tahtadan arabalarla bayır aşağıya yapılan yarışta bir çocuğun hayatını yitirmesiyle sonlanan bir karede…
“… insan, büyümenin sonu olmadığını hazin bir şekilde anlar. O, hayatın karşısında hep küçüktür, küçücüktür… Ne zaman büyüdüğünü düşünse hayat ona yanıldığını göstermekte gecikmez. Lakin insan anlamamakta ısrarcı, hayat da ders vermekte kararlıdır. Bu kısır döngü ise ancak mezarda son bulur…”
Yazar, çocuklara değişik açılardan bakıyor, küçücük yüreklerden taşan duygular davranış biçimine dönüşürken ne görüyorsa, ince ince aktarıyor.
“Konu ne olursa olsun, çocuklar için altta kalmamak bir varoluş sebebidir. Bu, onların basılmaması gereken, en ufak uyarılmada tıkanan ve beyinlerinin sağlıklı işleyişini engelleyen hassas