I. Dünya Savaşı’nın son günleri, cephedekiler yıllarca süren savaştan sonra nihayet evlerine dönüyorlar. İnsan ilk başta bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyor, sevdiklerine kavuşan roman kahramanları da. Ancak çok geçmeden buzdağının görülmeyen kısmı su yüzeyine çıkıyor ve herkes durumun hiç de görüldüğü gibi olmadığını anlıyor. Remarque, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanında bizlere cephedeki askerlerin durumunu, anların savaş hakkındaki düşüncelerini, savaşın kendisini anlatmıştı. (Okumayan varsa bu kitaptan önce onu okumasını salık veririm) Bu roman ise savaşın henüz bitmediğini, sadece cephelerin değiştiğini vurguluyor. Bu seferki savaş - ki geri dönebilenlere göre asıl savaş budur – topluma uyum savaşıdır. Olaylar daha tüyü bitmemiş, lise eğitimlerini yarım bırakmak zorunda kalıp askere çağırılan gençlerin gözünden anlatılıyor. Her türlü iğrençliği görmüş, arkadaşlarının vahşice, gaddarca ölümüne şahit olmuş, hiç tanımadığı kişilerin beynini çıkarmış, karınlarını deşmiş, onların kanıyla yüzlerini temizlemiş 17-18 yaşındaki çocukların tekrar hiçbir şey olmamış gibi toplumda herkesin yaşadığı gibi yaşamasını ne derece bekleyebiliriz? Bu mümkün müdür? Remarque ve kahramanları bu soruya hayır cevabı veriyor. Toplumla tekrar kaynaşma ve bütünleşme sürecinde pek çoğu başarısız oluyor, hüsrana uğruyor, hatta tekrar cepheye dönmek isteyenler çıkıyor. Her şeyin vıcık vıcık yapaylık koktuğu bir dünyada, insanların sahte gülüşleri, tesellileri, kibarlıkları, sosyetik takıntıları askerlerin midesini savaştakinden daha çok bulandırmaya yetip artıyor. Geri dönenlerden neredeyse hiçbiri geride bıraktıkları yaşamı sürdürmeyi başaramıyor. Kimi bunalıma giriyor, kimi kendini öldürüyor, pek çokları savaşta mayınlardan, mermilerden, bombalardan kurtulmayı başarmışken, savaş