Bu eser, bir kadın kahramanın hikâyesi olmanın ötesinde; tutku, inanç ve ahlakın, kişinin kendi gölgesiyle yürüttüğü içten bir hasbihalidir. José Saramago, henüz yirmi beş yaşındayken kaleme aldığı bu ilk veriminde, taşra hayatının aleladeliğini ve gönül sarsıntılarını duru bir anlatımla aktarır. Kitabın ilk adı olan “Günah Diyarı”, metnin cevherini ele veren bir başlık gibidir. Lakin Saramago romancılığının sezgi kanallarına yayılan asıl kudreti, bu yalın başlangıcı aşarak beni adım adım tesiri altına alıyor.
Maria Leonor’un, eşinin vefatı sonrası ailesini, topraklarını ve şahsi tutkularını yeniden imar etme gayreti, bu anlatıda şahsi bir kederin sınırlarını aşar. Okuma sürecinde zihnimde şu düşünce uyandı: İstekler ile aklın cengi, dışarıdan bakıldığında fark edilenden çok daha karmaşık ve çetrefilli bir süreçtir. Saramago bu durumu karşılıklı konuşmalar vasıtasıyla ortaya koymaz; bilakis karakterlerin şahsi zihin sesleri ve gündelik yalın uğraşları aracılığıyla görünür kılar. Çiftliğin havada asılı duran durağan alışkanlıkları ile Maria’nın gönül dünyasındaki sarsıntılar arasında ince fakat aşikâr bir gerginlik hüküm sürer.
Romanda rastladığım şu yalın ifade oldukça çarpıcı: “Hayat dediğin şey toplumun, geleneklerin, insanların kötülüğünün duygular, hisler, pişmanlıklar, umutlar, hayal kırıklıkları ve üzüntülerle günlük olarak karmaşıklaştırdığı basit bir işlemdir.” Bu cümle, kişinin öz hakikat algısını alaşağı eden bir aynanın sedası gibi zihnime kazındı. Saramago’nun buradaki anlatımı yüklü bir mecazın ürünü olmayıp; bilakis gündelik yaşamın membaından beslenen, sade fakat sarsıcı bir tefekkürün sonucudur.
Romanı tetkik ederken zihnimden silinmeyen bir başka iktibas da şuydu: “Yaşamasına yardım ettiğimiz insanların ayaklarının altında onlara destek olan bir