"DÜŞPEREST"
"Derin suların altında, var olmaya devam eden antik kentler gibiydi ikisinin de kalbindeki aşk . Sütunlarına yapışmış yosunların yeşili ile hayata tutunuyorlardı. Kayıp bir kıtadan kopup sulara gömülen iki ayrı kent..."
Bazı aşkları kelimelerle anlatmak mümkün değildir. Onlar sadece bakışlarda, içten içe atılan kalp çırpınışlarında, ve çoğu zaman da rüyalarda yaşanır… Müge ve Kürşat’ın hikâyesi, böyle bir aşkın hikâyesi.
Yıllarca birbirini seven, kalplerini hınca hınç dolduran ama kelimelere dökemeyen, kalplerinde büyüttükleri sevgiyi sadece rüyalarda kavuşmalarla taçlandırabilen iki insan... Hayat onları farklı yönlere savurmuş; başka şehirler, başka hayatlar, başka yükler… Fakat zaman, mesafe ya da şartlar onların birbirine duyduğu sevgiyi tüketememiş. Koskoca 20 yıl boyunca bu sevgiye sığınıp, sadece rüyalarda kavuşmuşlar birbirlerine.
Yirmi yıl boyunca içlerinde bir sevdayı taşıyan iki kalp… Ama hiç cesaret edememişler, hiç dile getirememişler. Birbirlerine en çok ihtiyaç duyduklarında bile bir kelime, bir dokunuş, bir bakış cesaret edememiş çıkmaya.
Okurken insanın içinde isyan başlıyor:
“Nasıl olur da bu kadar derin bir sevgi sessiz kalır?” Dışarıdan konuşmak kolay.
Asıl mesele, o duygunun içinde yaşayanı anlamak. Sevip de söyleyememenin,
“ya karşılık bulamazsam” korkusunun,
veya belki de hayal kırıklığına uğrama endişesinin ağırlığını taşımak…
Bazen bir kişiyi değil, o kişi üzerinden kurduğumuz hayali severiz.
Ve işte o hayal, yıllarca içimizde büyür, güzelleşir, kutsanır.
Gerçek hayatta o kişiyle karşılaştığımızda
hayalimizdeki imgenin yerle bir olmasından korkarız. Belki Müge ve Kürşat da bu yüzden sustu, bu yüzden kaçtı…
Çünkü gerçek, hayali incitebilirdi.
Ama sormadan edemiyor insan:
“Beş dakikalık bir cesaret, yirmi yıllık pişmanlıktan daha