"EMANET"
"Hayat çok çabuk geçip gidiyor. İnan çok çabuk tükeniyor ömür. Sona geldiğinde, keşkesiz, belkisiz bir yaşam sürmüşsen, şanslısındır. Bunu yapabilmek için de cesur olman, risk alman gerekiyor. "
Ne yazık ki aşkın hakkı, hukuku yoktu…
Bu sözler, yaşamın en gizemli, en kaotik, en güçlü duygusunu anlatıyor sanki. Adaleti yok çünkü hiçbir zaman eşit paylaştırılmıyor. Şirazesi yok; bazen bütün hayatımızın sayfalarını yerinden oynatıp dağıtıyor. Biri için, bir kibrit çöpü misali anlık bir alev ve ardından karanlık. Diğeri için, bir ömür boyu süren, nefes alıp verdiğin bir hava… Kimi, kızıl bir damga vurup geçiyor, geride yakıcı bir iz bırakıyor. Kimiyse, son durağa yaklaşmış yorgun bir yolcuyu karşılayan, huzur estiren bir meltem oluyor.
Berhan Dağlıca da hayatını, çocukluğuna ve gençliğine böyle bir damganın, böyle bir aşkın gölgesinde sürdürmüş bir siyasetçi. O kızıl ateş ya da o derin huzur, onun kimliğinin gizli katmanlarını oluşturmuş. Ancak hayat, beklenmedik dönemeçlerle dolu. Bazı hikâyeler vardır; bir kapıdan içeri girer girmez insanı yakalar ve geri bırakmaz.
Bakan Berhan Dağlıca’nın makam odasında geçirdiği ani rahatsızlık ve ardından hastaneye kaldırılmasıyla başlıyor her şey. Bir ameliyathanede süren yaşam savaşı, aslında koca bir hayatın kapılarını aralıyor bize. O soğuk hastane koridorlarında beklerken Berhan’ın geçmişine, pişmanlıklarına ve yarım kalmış duygularına tanıklık ediyoruz. Berhan Dağlıca ameliyathanede yaşamla ölüm arasında gidip gelirken, hayatına hiç tam anlamıyla dahil edemediği oğlu Cihan geliyor hastaneye. Asla gerçek bir baba-oğul ilişkisi kuramamış iki adamın yolları, en kırılgan anda kesişiyor. Ve işin en çarpıcı noktası: Berhan’ın yardımcısı, hayatının yasak tarafı, can yoldaşı Cemile Hanım… Berhan’ın en büyük yarasını, en