Aslında her şey bu iki soruyla başladı:
Kimiz ve neden buradayız?
"Evren"sel açıdan hiçbir kıymeti olmayan sadece küçük bilgimizle, hayatı daha işlevsel kılabilmek adına oluşturduğumuz ve kullanıyor olduğumuz miladi takvime göre M. S. yirmi birinci asırdayız. İnsalık muhtemelen var olduğu andan itibaren (bizim takvimimizin kapsama alanının çok öncesinde de) baştaki bu soruları sordu. (Elbette insanlığın içindeki meraklı çocuğu öldürmeyen ya da eski yetersiz basit cevapların üstüne konmayan tarafı.)
Günümüzden yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce bu insanlar işte bu meraklı, olanla yetinmeyen ve çocuksu ruhla; hep hayatın anlamını, neden burada olduğumuzu, nasıl oluştuğumuzu sorup durdular. Bazen şimdi bakınca "amma saçmalamış" dediğimiz, bazen "vay canına bunu o dönemde nasıl fark edebilmiş helal olsun" dediğimiz tespitlerde bulundular. Ama hep sordular, gözlemlediler ve anlamak istediler.
Dünyanın şekli, nasıl bir uzay içinde olduğu, güneşin ve ayın konumu, evrenin oluşumu, yıldızların anlamı, insanın nasıl oluştuğu... gibi gibi pek çok konu hakkında fikir yürütüp çıkarımlarda bulundular. Ve günümüz bilimine binlerce yıl öncesinden yol açıp ışık tuttular. Şuna inanıyorum ki, o filozoflar olmasa bugün bizler belki dünyanın şekli, uzayda bulunduğu konum, mevsimlerin oluşumu, güneşin ayın işlevi, galaksimiz, kütle çekimi, canlılığın oluşumu gibi daha nice nice konuda bilgi sahibi olamayacaktık. Belki çok daha sonra bu düzeye ulaşacaktık. Bugün o güne göre çok daha fazla şey biliyoruz, yarın daha fazlasını bileceğiz. Bugün evrenin sonu hakkında bilgimiz yok, birinci, ikinci, üçüncü seviye çoklu evrenleri tartışıyoruz. Ama yarın olabilir.
İnsanın içindeki bu bilme aşkı; geçmişi, nasıl ortaya çıktığımızı bilme(tarih ve uzay) gelecek ve geçmiş hakkında dehşet verici bir