Geçtiğimiz ay çok fazla Amerikan değer yargıları, siyasi tarihi, toplumu ve yaşam şekli eleştirisi okuduğumu söylemiştim. Böyle denk geldi, biraz da bu ara Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap listesine ağırlık vermem ve bu listede de özellikle benim okumadımlarım arasında hayli Amerikan edebiyatı eseri olması ve yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının da bu konuyu sevmesi nedeniyle.
Babbitt’e gelecek olursam: Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk Amerikalı Sinclair Lewis’in literatüre Babbitt karakterini kazandırdığı roman, Amerikan toplumunu ve kültürünü, özellikle orta sınıfı ve orta sınıfın değer yargılarını hicvediyor. Beyaz, orta sınıfa mensup, toplumdaki itibarı için düzenli olarak kiliseye giden, evli ve iki çocuğu olan bir emlakçı Babbitt. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sanayileşmenin hızlandığı, giderek bir tüketim toplumu haline gelinen dönemde daha çok kâr etmek, daha çok kazanmak için yaşıyor o da, hemen her orta sınıf Amerikalı gibi. Mimarinin de dönemin kâr odaklı hayat anlayışını yansıtır şekilde giderek zevksizleştiği, plazaların yükseldiği şehir merkezinde Babbitt’in de arabası, evinin dekorasyonu (Lewis Perec’in Şeyler’ini anımsatan şekilde uzunca anlatıyor evdeki eşyaları), yemek yediği kulüpler hep sosyal statüsü gereği. Yaşanan derin kültür erozyonunu, fikirlerin ve siyasi görüşlerin medya yoluyla empoze edilmesini, eğitimin giderek itibarsızlaştırılarak kısa yoldan para kazanmanın popüler hale gelmesini de çok güzel serpiştirmiş araya Lewis, yaşam koçluğunun ta o zamanlarda bir ‘kariyer’ olmasına hem güldüm hem şaşırdım. Daha genel çerçevede de, komünist avı ve ırkçılık gibi dönemin toplumsal ve siyasi meseleleriyle başarılı bir ABD portresi çizmiş Lewis. Bu düzen içinde de kendisine, çevresine ve doğaya yabancılaşan karakterin serüvenini