Adalet... Ulan ne kapsamlı ve ne kadar da içi boş bir kelimesin sen! Belki de her bokun içinde seni aradığımız için her şeyi kapsadın, akabinde doyma noktasını da aşırdık istemsiz, sen de ne var ne yoksa attın içinden, güzelce bir kusuverdin sana her şeyini yükleyip duran insanlığın üzerine, haliyle için boşalıverdi. Sen rahatladın belki ama gözümüzde kıymetini de yitiriverdin artık. Şimdi her yerde seni arıyor gözüksek de, yaptığımız sadece seni kendimize yontmaktan öteye geçemiyor... Kolektiflikten, objektiflikten, pragmatiklikten giderek uzaklaştın artık. Daha da bir boka yaramazsın zaten, Sikkim'e kadar yolun var ;) (Hindistan'da bir eyalet, yanlış anlaşılmasın)
Bizim gibi politize olmuş toplumlarda, "Adalet" kelimesini görünce üstüne atlamak, içinden kendi dertlerimize göre manalar devşirmek, hatta izah edilemeyen yerlerde trajikomik şekilde mizahını yapmak adettendir. Tariz, hiciv severiz, Nef'i pirimiz, zülfüyare dokununca, yer miyiz yemez miyiz ;) Hal böyleyken ben de Jurgen'in hikayesinden böylesi çıkarımlarda bulunarak, bir nebze de olsa politize olmuş dimağıma trajikomik gelecek şeyler arayışıyla başlayıverdim maceraya. Ama ne gam! Konu çıka çıka orta yaş bunalımına çıkmasın mı? Beni ne bağlar abi orta yaş bunalımı? Kırklı yaşlarına merdiven dayamış bir tefecinin, geçmiş maceralarından yana iç huzursuzlukları ve hesaplaşmalarının adaletle ne alakası var? "Adil davranmak" kavramını sırf kadın erkek ilişkilerine mi indirgeyelim abicim yani? Ne gerek var yani yirmili yaşlarında dünya güzeli kadınlarla yaşadığın veyahut yaşayamadığın şeylerin kırklı yaşlarında aklını meşgul etmesine? Saçının ve de kıçının kılı ağarmış, göbeğin, geçtiğin her çizgide senden fotofinişle önde bitiriyor yarışı, iyi kötü bir de karın var, işine bak be abicim... Yirmiler yirmilerde