Alican Saygı Ortanca

Alican Saygı Ortanca

ÇevirmenEditör
8.1/10
5.468 Kişi
·
10.562
Okunma
·
9
Beğeni
·
685
Gösterim
Adı:
Alican Saygı Ortanca
Unvan:
Bilimkurgu Klasikleri, Karanlık Kitaplık ve İthaki Modern Dizi Editörü.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
408 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Ah, tam olarak nereden başlayacağımı bilemiyorum. O kadar güzel bir mitolojik kitap okudum ki... Kitabın adı "Ben, Kirke" yerine "Ah, Kirke!" olmalıymış diye düşündüm durdum. Kitap Goodreads okurlarına göre 2018'in en iyi fantastik romanı seçilmiş ama şunu da belirtmeliyim ki kültürel birikiminiz yoksa; Homeros'un İlyada ve Odysseia Destanı'nı bilmiyorsanız; Olimposlular, Titanlar, Troyalılar hakkında fikir sahibi değilseniz; Agamemnon, Akhilleus, Hektor, Helene isimlerini duymadıysanız; günümüz Çanakkale sınırlarında yer alan Truva kalıntılarını gezmediyseniz; bazı öykülere göre ölümlülere ateşi verip onlara medeniyeti öğreten ve bunun yaptırımı olarak Kafkas Dağları'nda bir kayalığa zincirlenerek hergün bir kartalın gelip karaciğerini yediğine inanılan Prometheus'la ilk defa karşılaşacaksanız kitabın size karışık gelmesi ve pek bir şey anlamamanız muhtemeldir. Fakat biraz tarih, mitoloji, edebiyat biliyorsanız ya da biraz araştırarak okumayı denerseniz kitabın içinde kaybolacağınızın garantisini veririm. (Diğer taraftan da mitolojiyi çok çok iyi biliyorsanız kitap size belki yaratıcı gelmeyebilir çünkü karakterlerin hikayelerine fazla aşinasınızdır, bunu da atlamamak gerekir.)
Olaylar akıp gidiyor, zaman akıp gidiyor, bir tarafta ölümsüzlük diğer tarafta ölümsüzlerin elinden akıp giden sevdikleri...
Savaşlar, oyunlar, trajediler, aşk, merhamet, canavarlar, sihir, ölüm, doğa...
Tanrılar, Titanlar, Troyalılar, ölümlüler, cadılar... Aynı zamanda sorgulayıcı bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Ölümsüzlük hiç de öyle hayal ettiğim gibi değilmiş. :) Bu arada kitap +18, dikkat edilmeli. Keyifli okumalar...
408 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
“Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm.
Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi:
-Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap.”

Ben başka bir dünya yapmak için yıllarca çalıştım. Alışılmış kurallarla savaştım, istediğim ve istemediğim şeyleri belirlemeyi bildim, kalabalıklarla baş ettim, dilediğimde yalnızlığı seçip, dilediğimde sevdiklerimin ve ailemin elinin uzanabileceği bir yerde olabildim.
Bir gün sevdiklerimden biriyle, annemle seyahate çıktım. Kendi başına gidemeyeceği yerleri görsün istedim.

Birinci köprü yoluna yanlışlıkla girip panikten ne yapacağını şaşıran sürücüler gördünüz mü hiç? Biz Kuzey Amerika’da kiralık bir araçla bilmediğimiz bir sürü yolda paniklemeden gezdik annemle. Yine de daha önce iyi bildiğim bir hissi oralarda içime kazıya kazıya bir kez daha yaşattı sağ olsun.
- Bir başımıza buralarda ne işimiz vardı?
- Tamam anne, anlıyorum. Ben astronot olup Ay’a bile çıksam vasıfsız bir erkek kadar olamam değil mi?

Kitabı okurken bu düşüncelerin kıyısında gezinip duruyor insan. “Eğer kadınsan, tanrıça bile olsan, kaybeden taraftasın.”

Ancak bu kabullenen tarafta olduğun anlamına gelmez. “Kirke” gibi, kendini bulma yolunda her şeyi göze alacak güce sahip olduğunu fark ettiğin an kazanan tarafa geçtin demektir.

Mitolojiye ilginiz olsun olmasın, ‘Ben, KİRKE’ tek solukta okuyacağınız bir eser. Kitabı okumaya başlarken son sayfalarda kahramanların tanıtıldığı bölüme göz gezdirebilirsiniz. Ben başlangıçta özellikle bakmadım o kısma. Tüm hikâyeyi öğrendikten sonra bu küçük mitoloji sözlüğüne bakmak daha hoşuma gitti.

Bir film izler gibi büyülerin, canavarların, acımasız Zeus, akıllı ve güzel Athena, bencil ve katı Helios gibi tanrıların, Agamemnon, Akhilleus ve Odysseus gibi büyük savaşçıların dünyasında dolaştım. Yalnızca tanrıça veya titan değil, olağanüstü bir kadın olan Kirke beni kendine hayran bıraktı.

Böyle güzel bir çeviri yapan Seda Çıngay’ın ve emeği geçenlerin ellerine sağlık diyorum.
Okursanız ayırdığınız zamana değecek.
224 syf.
·4 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 40. kitap oldu. Öncelikle gerek bu sitede gerekse başka yerlerde Dünya'ya Düşen Adam ile ilgili olumsuz yorumlar yapıldığını gördüm. Bunun temel sebebi kitabın okurlar tarafından anlaşılamamış olması. Fakat kitabın anlaşılamamış olmasının sebebi, tabii ki yazarın beceriksizliği değil, tamamıyla okurun hazıra kolayca konma isteği... Yok öyle hemen, "armut piş, ağzıma düş."

Tıpkı bu kitap gibi, sembollerle dolu olan ve yazdığından çok daha fazlasını anlatan birçok kitap, okurlar tarafından anlaşılamaması sebebiyle yerden yere vurulmuştur. Oysaki kitabı okumadan önce kitap hakkında yazılan birkaç yazıyı okusak veya kitapta geçen ve anlamadığımız sembolleri araştırsak sonuç böyle olmayacak. "Kitabı okumadan önce kitapla ilgili yazılar okunur muymuş hiç," diye itiraz etmeyin sakın. Elbette okunur. Hatta okursanız aldığınız lezzetin katbekat arttığını göreceksiniz.

Şimdi kitabı biraz parçalarına ayırarak anlatmaya çalışacağım. Anlaması zor olan kitapları anlatmak da bir hayli zor oluyor; ama en azından kitabı okuyup da anlamayanlar ve benden sonra kitabı okumak isteyenler için bir yol haritası çıkarmam gerekiyor. Bu sebeple inceleme biraz uzun olacak gibi hissediyorum; ama ne yapalım elimizi taşın altına soktuk bir kere...

---------------------------------------------------------------

Kitabın konusundan basitçe bahsetmek gerekirse, Thomas Jerome Newton isimli bir "uzaylı" Anthea isimli bir gezegenden Dünya'ya gelmiştir. Görünüm itibarıyla insanlara çok benzediği için ilk etapta Dünya'da hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamıştır. Peki ama bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü? Newton'ın Dünya'ya gelmesindeki amacı nedir?

Thomas Jerome Newton'ın gezegeni Anthea, nükleer savaşlar ve suyun neredeyse yok olması sebebiyle artık yaşanmaz hale gelmiştir. Anthealılar Dünya'nın da yavaş yavaş kendileri gibi yok olacaklarını görmüş ve hem Dünya'nın yok olmasını engellemek hem de kendilerini kurtarmak için Dünya'ya birini göndermiştir. İşte Newton da Dünya’da inşa edeceği uzay gemisini Anthea'ya gönderip üstün zekalı ırkını Dünya'ya getirecek olan kişidir. (Bu noktada şunu ifade etmem gerekir: İthaki Yayınları kitabın arka kapağında "Newton'ın amacı Dünya'da inşa edeceği uzay gemisiyle evine dönüp oradaki insanları yeni gezegenine taşımaktır." diye yanlış bir bilgi vermiş. Newton'ın Anthea'ya geri dönmek gibi bir amacı yoktur, kitapta da bu durum açık bir şekilde belirtilmiştir. Onun amacı uzay gemisini Anthea'ya göndererek oradakileri Dünya'ya getirmektir. Yani kendisi Anthea'ya geri dönmeyecektir.)

---------------------------------------------------------------

Kitabın konusunun bu kadar bilinmesi yeterli. Şimdi gelelim, benim görebildiğim sembollere. Aslında semboller oldukça açık, görmek hiç de zor değil; ama dediğim gibi okurlar yazarın, "BAK BURADA SEMBOLLER KULLANDIM VE AMACIM SANA ŞUNU ŞUNU ANLATMAK," demesini bekliyor.

Kitap, üç bölümden oluşuyor:

-İkaros'un Düşüşü,

-Rumplestiltskin (Okumaya çalışmayın, Thomas Jerome Newton'ın gerçek adı... Bu isim de bir sembol.),

-İkaros'un Ölümü.

İkaros mu? İkaros da kim? İnanın bu kitabı okuyana kadar ben de bilmiyordum; ama görünce hemen araştırdım. İkaros, Yunan mitolojisinde yer alan bir karakter. Tanrılarını kızdırdıkları için babası Deadalus ile birlikte bir labirente kapatılmışlar. Oğlu İkaros'un haline üzülen Deadalus labirentten kaçmaları için balmumundan kanatlar yapar ve İkaros'a çok alçaktan uçarsa denize düşeceğini, çok yüksekten uçarsa güneş ışınları yüzünden kanatlarını kaybedeceğini, bu sebeple kibirlenmeden dengeli olması gerektiğini söyler. Fakat İkaros uçmanın verdiği özgürlük hissiyle yükseğe uçmaya başlar. İkaros gökyüzünde tekrar kavuştuğu özgürlüğüne bakar, özgürlük duygusu içini kaplar ve gittikçe daha yükseğe çıkar. Yükselir, yükselir... Oysaki babası ona kibirli olma demiştir, yüksekten uçarsan kanatların erir ve düşersin demiştir. İkaros kendisini tanrılarla eş görme cesaretini göstermiştir ve yükseldikçe güneşe doğru, giderek ısınan ve gurur duyduğu balmumu kanatlarının erimeye başladığını fark edememiştir. Gözleri kibirden, gururdan ve hırstan adeta kör olmuştur. Neticede çok yüksekten uçtuğu için güneş, balmumundan kanatlarını eritmiştir ve hızla yere çakılmıştır. Diğerlerinden üstün olduğunu düşünmek, yere çakılmak için yeterli bir nedendir.

İşte yazar Walter Tevis'in kitaptaki bölümlere İkaros'un ismini vermesi boşuna değildir. Kahramanımız Newton da tıpkı İkaros gibi kibrine ve hırslarına yenik düşmüştür. Dünya'ya gelmekteki amacını unutmuş ve zamanla içindeki düşmana yenik düşmüştür. İnsanlığı küçük görmüş, onları hafife almış ve kibrinin kurbanı olmuştur...

---------------------------------------------------------------

Yine yazar kitapta ara ara uzaylı Newton'ın insanlara birçok açıdan fazlasıyla benzediğine değinmiş. Ara ara bunu yapmasının sebebi, aslında uzaylı Newton'ın içimizdeki herhangi bir insan(yabancı) olabileceğini vurgulamak istemesidir. Dünya'da kimlere "yabancı" deriz? İlla birine yabancı demek için uzaylı olması gerekmiyor. Okumak için başka bir ülkeye giden öğrenci de çalışmak için başka bir ülkeye giden işçi de bir yabancı olabilir... Hatta kendi ülkesi içerisinde anlaşılamayan ve diğer insanlardan kısmi farklılıkları olan insanlar da birer yabancı değil midir? Dolayısıyla her insan gittiği yerde veya anavatanında uzaylı Newton'ın yaşadıklarına benzer şeyler yaşayabilir.

Böylece Walter Tevis, bir "uzaylı"nın gözünden Dünya'mızı ve insanlığı eleştirmek, hatta aşağılamak için çok iyi bir yöntem bulmuştur. Uzaylı Newton'ın insanlar ve Dünya ile ilgili gözlemlerini "içimizde yabancı bırakılmış" insanların gözlemleri ve düşünceleri olarak değerlendirmek de mümkün...

---------------------------------------------------------------

Dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı, insanlığın Newton'a zorbalıkla yaklaşması ve üstün zekalı olmasına karşın onun sözlerini kulak arkası etmeleriydi. İnsanlığın yok oluşunu engelleyebilecek olan Newton, insanlar tarafından kabul edilmemiş ve dışlanmıştır. İnsanların Newton'a zorla göz muayenesi yaparak gözlerini X ışınlarına maruz bırakması ve dolayısıyla Newton'ın muhteşem görüşünü kaybetmesi de "zorla görüş değiştirmelerinin, kendilerine benzetmelerinin" sembolik bir anlatımı.

---------------------------------------------------------------

Kitabın 1976 yılında çekilmiş David Bowie’nin başrolde olduğu bir film uyarlaması da var. Fakat ne yazık ki internetten bulup da izleyemedim. Telif hakları ile ilgili bir takım sıkıntılar var sanırım. Araştırdığım kadarıyla kitap ile film arasında ciddi farklılıklar varmış. Yine de izlemek keyifli olurdu.

Umarım bu yazdıklarım, benden önce kitabı okuyanların anlayamadıkları bölümleri anlamasını; benden sonra okuyacak olanlar içinse iyi bir yol haritası çizilmesini sağlar.
408 syf.
Çocukluğumdan beridir hep sevmişimdir mitolojiyi. Belki, her iki destanın da Miken medeniyetinin çöküşünden ve Anadolu'da ilk İyonya kentlerinin kurulduğu M.Ö. 1000'den çok sonra Homeros tarafından yazılan İlyada ve Odysseia’yı henüz okumadım, ne var ki Joyce’un Ulysses gibi bir şaheserini yıllar önce derinlemesine etüt ettiğimi söyleyebilirim. Neticede Ovidius gibi James Joyce da büyük bir Homeros hayranıydı ve işte bu yüzden Ulysses eserinin de her yeri mitoloji kokar. Mitolojiye ilgisi hiç olmayanların belki zorlanacağı bir eser ‘Ben, KİRKE’, ancak yine de kitaba başlarken önce kitap sonundaki mitolojik minik sözlüğü okuyup da sonra romanı okumaya geçerlerse, bu, kendi menfaatlerine olacaktır.

KİRKE, sevilesi ve tapılası bir dişi, bir cadıdır. İnsan diyemiyorum, çünkü kendisi bir Tanrıça. Babası Güneş Tanrısı Helios, bir Titan, annesi de bir Titan, Okeanos’un nympha kızlarından biri olan Perseis, cadı soyu da (farmakiya) bu Tanrıçadan hediye KİRKE’ye. Bu arada KİRKE, atmaca ve/veya şahin kökünden türemiş bir sözcükmüş. Ben daha çok şahini yakıştırdım KİRKE’ye. Neden derseniz, canından çok sevdiği biricik oğlu Telegonos’u aynen bir şahin edasıyla koruyup gözetliyor da ondan.

Yazar Miller’ın bundan önce bu tip bir kurgu romanı daha var, Aşil’in Şarkısı (Akhilleus'un Şarkısı), okumadım, ama Miller’ın tüm hücrelerine kadar sağlam bir feminist olduğunu bu romanı okuyunca siz de idrak edeceksiniz. Romanın 187. sayfasında bir cümle var: “Oğullar cezalandırılmaz!” İnsan da olsanız, Tanrı da olsanız, Titan da olsanız hep ezilen kadınlar, erkekler hep el üstünde, kör olasıca sistem. KİRKE’yi hem cadı hem Tanrıça hem feminist bir dişi hem de çok sıkı bir anne olarak okuyacaksınız ve bu Hanıma tapacaksınız, hele o yaşadığı adaya bayılacaksınız, adı Aiaie. Ben, KİRKE’ye bayılarak tapınırdım mesela. Tüm dünyada böylesi derin bir dişi yok, olsa yeminle nikahı basardım hemen…

Kitabın hikayesinden sürprizbozan vermeyeceğim, İthaki Yayınları çok iyi bir iş çıkarmış, edisyon harika, kapak nefis, çeviri harikulade, dizgide (bendeki 2. Baskı ama 5. Baskıyı yapmış sanırım) aksayan birkaç yer var, editör Alican’a haber uçurdum bile, gelecek baskıya hepsi düzelir, tasalanmayın (belki düzeltmişlerdir bile). Hafta sonu, Avşa Adasında sahildeki evimdeydim, denize karşı üç oturumda bitirdim kitabı, hatta son 125 sayfasını nefes nefese okudum. Hemen tüm mitolojik filmleri seyretmiş biri olarak, sanki böylesi bir filmin içindeydim de olayın tam ortasında yaşananları bizzat tecrübe ediyordum. Büyüler, efsunlar, canavarlar, hilkat garibesi yaratıklar; uyuz Olymposlular; dediğim dedik astığım kestik Zeus amca; Tanrıların en güzeli, en akıllısı, en psikopatı bakire Athena; hınzır çapkın, haberci, ölülerin yareni, Tanrı Hermes; zevk düşkünü sidikli Titanlar elbette; ataerkil, despot, evlat düşmanı, inek düzen Güneş Tanrısı Helios; ölümlü büyük savaşçılar Aşil (Akhilleus), Odysseus, Agamemnon, uğruna Truva’da on yıl savaş edilen güzeller güzeli Sparta Kraliçesi Helene, KİRKE’nin kıskançlıktan efsunladığı bir sürü başı ve bir sürü ayağı olan deniz canavarı Skylla ve diğerleri...

İster mitolojiye inanın ister inanmayın, efsanelerde Tanrılara sunaklarda adaklar adanan, hediyeler verilen ve dua edilen Olympos Tanrıları geçmişte kaldı belki, ne var ki Tengricilerin, Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin de bugün sunaklarda olmasa da yine tek Tanrı için zekât, ibadet, sadaka ve infak adı altında türlü türlü hediyeleri Yaratıcılarına sunduklarını biliyoruz. Demek istediğim tüm bunlar deli saçması değil, insan bu evrende kendini yalnız hissediyor ve bir şeye, bir şeylere inanmak istiyor. Bu, insanlık tarihi boyunca böyle geldi böyle de gidecek.

Toparlıyorum. ‘Ben, KİRKE’, harikulade bir eser, artık aramızda olmayan duayen çevirmen ve yazar Azra Erhat’ın Mitolojik Sözlüğünü referans alarak çeviri yapılmış, genel kültürünüz artacak, emin olun. Ayrıca hanım okuyucular bu kitaba bayılacaklar, bir dişinin azminin elinden bırak şu minik dünyayı ne evren ne de Tanrılar kurtulabilir, göreceksiniz...

Unutmadan, öldükten sonra, ölüler diyarındaki Lethe Nehrinden su içip bahtsız geçmişinizi unutmak istemiyorsanız; bu dünyada sevip sevilin, yalnız gitmeyin öte tarafa, insan biriktirin, ölürken yanınızda eşyalarınızı değil sadece yaşarken sevdiklerinize neler hissettirdiyseniz yine yalnızca onları yanınızda götürebileceğinizi sakın unutmayın, benden söylemesi…

Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

Süha Demirel, 22 Ekim 2019, İstanbul.

***

Kitabın Künyesi:
Ben, Kirke
Madeline Miller
İTHAKİ YAYINLARI
Çevirmen: Seda Çıngay Mellor
Yayın Tarihi: 2019-10-17
Orjinal Adı: Circe
Baskı Sayısı: 5. Baskı
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 408
Kitap » Edebiyat » Roman (çeviri)
298 syf.
·15 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 24. kitap oldu. Alfred Bester’in daha önce de Yıkıma Giden Adam kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Kaplan! Kaplan! isimli bu kitabında da beni etkilemeyi başardı. Açıkçası Alfred Bester’in her iki kitabı da okuyan okurlar, bu kitabı Yıkıma Giden Adam’dan daha iyi bulduklarını söylüyorlar. Bende öyle olmadı. Belki de Yıkıma Giden Adam’daki “suç” kavramının işleniş şekli benim fazlasıyla hoşuma gittiği için daha çok etkilenmiş olabilirim. Ayrıca bakmayın siz okumamın günlerce sürmüş olduğuna. Aslında o kadar zorlayan bir kitap değil. Benimki tamamen yaz rehavetiydi... Gelelim kitabın içeriğine.

Işınlanma, insanoğlunun son zamanlarda sıkça üzerine düşündüğü, teknolojinin son yıllardaki gelişimiyle artık A noktasından B noktasına zaman kaybetmeksizin ulaşmak istediği bir yoldur. Bilimsel tanımıyla, bir maddenin bulunduğu ortamdan bir anda başka bir ortama aynı şekilde, bozulmaya mahal vermeksizin taşınmasıdır. Gerçekten de hayatımızı oldukça kolaylaştıracağını düşünüyoruz ışınlanmanın; ama bilmemiz gerekir ki böyle bir gelişme aynı zamanda riskleri ve birçok zorluğu da beraberinde getirecektir.

Bilimsel tanımıyla ışınlanma eylemi, bu kitapta Jauntlama adıyla derinlemesine incelenmiş. Kitabın konusu ışınlanma değil tabii; ama başlardaki bu konuya değiniş özellikle hoşuma gittiği için belirtmek istedim. Işınlanmaya ve olumlu-olumsuz sonuçlarına meraklı okurların okumak isteyeceği bir bilimkurgu eseri.

Kitabın konusuna gelirsek, 24. yüzyılda insanoğlunun artık dünya dışındaki gezegenlere yerleşmeye başladığı bir dönemde uzaydaki astroid kuşağında kendi halinde takılan bir gemi enkazında başlıyor Gully Foyle’un öyküsü. Gully Foyle dünyanın en büyük şirketlerinden birisi olan Presteign şirketine bağlı Göçebe adlı uzay gemisinin saldırıya uğramasından sonra enkazından kalan tek astronottur. Yaklaşık 6 ay boyunca uzay boşluğunda yalnız başına yaşam mücadelesi verir. Her gün umutlansa da aslında ölümü bekler. Uzayda karamsar bir şekilde beklediği günlerden birinde bir uzay gemisinin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunun fark eder. Bu uzay gemisi Vorga–T1339 isimli bir gemidir. Gully Foyle, tam kurtuldum derken Vorga kayıtsız bir şekilde yanında geçip gider. Böyle bir durumla karşılaşan Foyle ise kendi kendine intikam yemini eder ve soluk soluğa bir intikam öyküsü böylece başlamış olur. Bu noktadan sonra bilgi vermek kitabın içeriğiyle ilgili olacağı için bu kadar bilgi yeterli diye düşünüyorum.

Akıcı ve hiçbir gereksiz ayrıntıya yer vermeyen bu kitabı bilimkurguya başlamak isteyen okurlara özellikle tavsiye ediyorum. Şahsen yazın çok fazla yazılanları okuma hevesim olmadığı için sizleri de fazla yormadan bu incelemeyi sonlandırıyorum.
256 syf.
·16 günde·Beğendi·9/10
Distopik eserlerin BABAsından merhabalar…! Yevgeni Zamyatin’in BİZ’i, bu türün miladı kabul edilir. O yüzden beklentisi çok olan, bu kadar ünlü olmasına rağmen ülkemizde az bilinen bir eserdir. Bu nadide eseri incelerken her zamanki gibi doğaçlama yolunu seçiyorum. Spoiler içermez ama çok şey içerir....!! ve Sonuna kadar okuyunuz... Lütfen...! :))

İnceleme için şöyle bir kurcaladım ve Dark Tranquillity - Live Damage Konser DVD’sini seçtim.. 2003 yılına gidiyor ve incelemeye hayat veriyoruz…

Hazırsanız başlayalım..! Aman Kahveyi eksik etmeyin..!

Kitabı okumaya başladığım andan itibaren birçok distopik ve bilimkurgu filmi zihnimde sahne aldı. Bu türü herkes sevmez çünkü konular farklı işlenir ve giyim kuşamdan tutun da, karakterler, konuşma tarzları mekanlar çok farklıdır. Her veri gözümün önüne geldiğinde kitabın zevki daha da artmaya başladı haliyle. Ben kitabı ikiye ayırdım. İlki anlatılanın ta kendisi, ikincisi ise kitap bittikten sonra Zamyatin’in Son Sözü…

Şimdi bir bilimkurgu filmi ya da dizisi hayal edin.. Genelde şöyle başlarlar, dünya yok oldu ve yaşam artık bitti. Yeni x bir gezegen bulundu yeni bir koloni kuruldu. Artık insanlık burada hayat bulacak. Geçmişten aldığımız dersler sayesinde, daha farklı bir uygarlık olacağız. Atalarımızın yaptığı o ilkel hataları yapmayacağız, her şey bir kurala tabi olacak, yemek saatinden önce yemeyecek, biz demiyorsak ilişkiye girilmeyecek, ikili ilişkiler kurulmayacak… vsvsvs. Böyle başlayan toz pembe hatasızlık, filmin ortasında bocalar, sonlarında ise farklı tat bırakır ağzımızda. Senaryosuna göre sonu da değişir tabi ki… (En son gözdemiz Yeni Blade Runner'dı)

Benim yakınlık kurduğum film ise Tom Cruise’un Azınlık Raporu filmi. Bu filmde suçlular, suç işlemeden bilgisayara bağlanmış üç kahin tarafından olasılıklar hesaplanarak belirlenir. Ve bu raporu alan ekip, olaya zamanında müdahale ederek, yaşanacak olan cinayetin ya da suçun önüne geçer. Lakin bu tarz durumlara insan eli değdiği için iş değişir. Ayrıca kahnlerin kararları bir olayın gerçekten olup olamayacağı ihtimalini tam olarak belirleyemez. İnsan her zaman kendisini etkileyen ve seçeneklerini değiştirebilen ruha sahiptir. Ne yapacağı kestirilebilir gözükse de bilinmez bir yapıdır. Bizim eserimizde her şeyi alt üst eden şey tamamen RUH. Ne olursa olsun, ister yapay zeka olsun, ister başka bir şey olsun. İnsani bir dokunuş ya da insandan bir etken var ise, o bir yolunu bulup, insanın o duygusal yapısını ortaya çıkarır ve devrime, karşı devrim uygular. Bu filmi izlediyseniz, hikayenin nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını biliyorsunuz zaten. İzlemediyseniz ve bu tarz kitap ve konular seviyorsanız acilen izleyin. 2001 Yapımı olmasına karşın, asla hissettirmeyecek bir teknolojik kurgu ile yapılmıştır. Şimdi konumuza yani kitaba dönelim…

BİZ!! Yapmayız, Onlar yaptırırlar!
BİZ düşünemeyiz, Onlar Düşünürler!
BİZ hissetmeyiz, Zaten ne yapacağımız bellidir!
BİZ fikir yürütemeyiz, kurallar bellidir!
BİZ yazamayız, fikirler yasaktır!

Duygudan yoksun, kişilikten uzak, insani değerden mahrum bir yapıdır BİZ…
Tek Devlet… Bir integral inşa ediyor. Bu inşa edilen şey, tek çizgi, tek düşünce üzerinedir. D-503 ise bu yapıyı inşa eden Tek Devletin matematikçilerinden biridir. D-503’ün yazdıkları sayesinde, Zamyatin BİZ’i, BİZ’e ulaştırıyor. Bir kart al, akşam seçtiğin kişi ile birlikte ol.. Tek Devletin istediği saatte, istediği zamanda, istediği şekilde…. Devlet ister sen yaparsın.

Günümüz Dünyasında ki Devletler ve Toplumlar şu davranış şekillerine sahiptirler;

İstediğini giyemezsin,
Düşünce özgürlüğü vardır ama düşünceni söyleyemezsin,
Yanlışa yanlış diyemezsin,
Özgür bir yaşam seçemezsin,
Para kazanmak zorundasın, yoksa yaşayamazsın,
Adalet kavramı karşına çıkar ihtiyacın olduğunda bulamazsın,
Kendi tanıdıklarını kayırırlar,
Seni ayırırlar,
Güçlü ile güçsüz ayrımı vardır, güçsüzsen ezilirsin,
Eski şeyler giyersen ayıplanır, yeni şeyler giyersen sevilirsin,
İyi bir işin varsa gözdesindir, iyi bir işin yoksa fakirsindir,
Devletine bağlı olman sana yetmez, devlet sana bağlı değildir, devlet çoğula bağlıdır. Çoğul ses çıkarmazsa TEKİL tek başına ölür gider. Yeni bir çoğul doğar ve tekiller yine ölür gider.. Ne demişler Devlet bir sobadır...!

BİZ’e ait Tek Devlet tüm bunları kaldırır… Seni tek tip bir hayata mahkum eder. Ne yiyeceğine ne giyeceğine karar verir. Dışarıda ne kadar kalacağına, kiminle ilişki kuracağına, ne zaman yatıp ne zaman kalacağına karar verir! Tek Devlet seni sen olmaktan alıp, Sen olmayan bir makineye dönüştürür. Özünde ki Ruhu parçalar ve seni düşünemeyen bir varlık adında ki yokluğa dönüştürür…!

1920’lerde yazılmış bir kitaba göre oldukça yüksek seviyede ironi ve bilimkurgu içeriyor. Düşünemeyen toplumu himayesine almış bir devleti temsilen anlatılan hikaye günümüzde hala geçerliliğini koruyor. Yapılan bir çok filme alt yapı sağladığını söylersem yanlış bir tespit yapmış olmam. Tam olarak nokta atışı bir tespit olur. Bu kitabın ardından bir çok distopik eser çıkmıştır. Hatta yazarları, örnek olarak BİZ’i göstermiştir. Bunların en başından Ursula Le Guin ve George Orwell var. BİZ yüksek seviye de önemli bir eserdir.

Şimdi gelelim konunun işleniş, anlatılış ve hissediliş şekline. Öncelikle şunu söyleyeyim, uzun cümlelerde kaybolacak çok okur var ve sıkılma ihtimimalleri yüksek. Çünkü adı üzerinde türü distopya. Hayalinizin ve düşünce yapınızın oldukça geniş olması gerekmektedir. Karakterlerin adları, bir çok bilimkurgu filminden aşina olduğumuz şekilde kısaltmalar ve rakamlardan oluşmaktadır.

Yaptığımız her şeyin yasak ve kontrol altında olduğunu, kendi irademiz ile yapamadığımızı hayal edin. Ne hissederdiniz? Okurken bile canınız sıkıldı biliyorum. Bazı arkadaşlar daha iyi diyecek olmasın, insan zincir altında yaşayacak olursa çıldırır, delirir.. İnsanın ruhu bilinç ile yaşam bulur. Özgürlük insanlığın en temel ihtiyacı ve ruhunun gıdasıdır.

İncelemnin başında da dediğim gibi kitabı ikiye ayırdım demiştim. İlki kitabın konusu yani kendi ana teması, bir de Zamyatin’in son sözü…

Açıkcası kitabı beğendiniz ya da beğnmedniz.. Bir şekilde sonuna geldiğinizde sizi harikulade bir anlatımla, son bir gerçeklik süslüyor. Ve o on sayfa size ilaç gibi geliyor. Eğer kitabı yarım bırakmaya yani yüzüstü bırakmaya eğiliminiz varsa hemen bu son söz kısmını okuyun. En azından ana fikrin ve yazarın kendi dilimiz ve dünyamızdan, kendi ruhsal bilginliğinden yararlandırdığı bir sahneye kavuşmuş olursunuz. Açıkcası kitabın beni en çok sarsan ve kendisine hayran bırakan kısmı bu. Çünkü 2018 Yılındayız ve bir çok film / dizi izliyoruz. Artık bu düşünce yapıları 1920’lere ait bu kitaptan alınıp, çoktan yenilip içilmiş ve haliyle suyu sıkılmıştır. Bu son söz, Zamyatin'in bize sunduğu sarsıcı bir finaldir.

İncelememi toparlayayım.. Yine uzunca yazdım sanırım.. Bu kadar okuduysanız öncelikle teşekkür ediyorum.

HÜR doğduk, HÜR yaşayamadığımız dönemlerimiz oluyor, olacaktır. İnsanı kontrol eden Devletler, insanı özgürlük adı altında, tam tersi tutsak yaşatmaktadır. Aslına bakarsanız, özgürlük dediğimiz şey ilk insanların tattığı duygu ve yaşam şeklidir. Özgürlük budur. Bizim özgürlüğümüz ise, okuduğumuz kitaplar, gezdiğimiz sokaklar, giydiğimiz marka giysiler, taktığımız saatler/gözlükler, yaptığımız saçlar, bindiğimiz arabalar, yaşadığımız evler, zamanı geberttiğimiz avm'ler… Bizim özgürlüğümüz bu ve benzeri türevlerin çeşitleridir. Ama ilk insanların özgürlüğü gerçek özgürlüktür.

Biz Tutsak özgürleriz.. Bunu unutmayalım. Bu özgürlük, kitabın ana temasına baktığımızda toz pembe bir güzelliktedir. Kendi kontrolümüzün dışında yaşayacağımız bir dünya, BİZİ, BİZ olmaktan çıkarır…

İnsan, ona dayatılanı bilmeli, anlamalı, düşünmeli, fikir beyan edebilmeli, her şeye evet veya hayır yerine böyle olsa, şöyle olsa diyebilmelidir. İnsan düşünür… Düşünen insan üretir.. Üreten insan gelişir.. Gelişen insan neye ihtiyacı olduğunu bilir.. Bilinçli insan gerçek toplumu oluşturur.

Dayatılan değil, düşünebilen insanlar olun.. Sorgulayın, İtaat etmeyin.!!

BİZ olmak istiyorsak, Tutsak bir yaşam sürmeyin…!

İnanmayın yalanlara, kafanızın içindeki organı kullanın! ve üstelik, BEDAVA...!

Kesinlikle okuyun ve düşünün.. Herkese İyi okumalar dilerim…..!
312 syf.
Kitapta en başta karakterlerden bahsediyor. Bilgi amaçlı olup, çok uzun olmamasına rağmen gayet anlaşılır olmuş.

Hikayelerden oluşuyor kitap, kısa kısa hikayeler ve çok keyifliydi. Okurken o diyarlarda ben de dolaştım durdum.

Odin, Thor,Freya,Loki ve nicesi burada...
Odin hepsinin babası. Babaların babası hey gidi Odin seni Marvel filmlerinde de sevmiyordum, yine sevemedim gitti seni. Çok gıcık geliyor bana. :)
Thor bir zamanlar adamımdın, ne severdim seni filmlerinde güçlü ve heybetli Thor... Bu kitabı okuyunca fikrim değişti. Heyt huyt höyt, kırarım kemiklerinizi... :)) En güçlüsü Thor ama ama işte spoiler yok. ;)

Ve Loki seni hiç mi hiç sevmezdim. Ama fikrim değişti sen neymişsin böyle. Bildiğimiz Loki fakat fazlası var. Spoiler yok yine ;) çok komik ama en çok Loki bölümlerinde kahkaha atıyordum. Loki ve o sahneleri gözümün önüne getiriyordum kendimi tutamıyordum. Loki seni seviyorum artık.

Loki'nin çocukları, diğer tanrılar, elfler, devler, cüceler, Aerisler hepsi burada. Loki'nin 3 çocuğu için dikkat onlara...

Ilk kez mitoloji okudum ve çok beğendim. Yazarla da böyle tanışmış oldum ve çok beğendim. Fantastik benim sevdiğim tarzdı. Mitoloji ve fantastik müthiş ikili ve yazar çok iyi iş çıkarmış.

Hee bu arada Thor ve Loki neler neler gelecek başlarına bazen çok güleceksiniz. Thor'u düşündükçe gülüyorum, incelemeyi yazarken halen gülüyorum. Thor çok şaşırttın beni. Ve Thor devlerle savaşırken Loki nerelerdeydi acaba? :)))

Toparlasam, hikayeler çok güzeldi. Akıcı kitap ve puntosu da gayet büyük ve çok rahat okunuyor. Mitoloji okumak isteyenler hiç düşünmeyin bile.

Kitap ciltli olarak sadece 3000 adet basıldı. Şanslı sayıyorum kendimi;)

Kaçırmayın derim.
272 syf.
·3 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 36. kitap oldu. Bilimkurgu üstadı H. G. Wells'in ise şu ana kadar okuduğum 5. kitabıydı.

Yazar, tıpkı diğer okuduğum kitapları olan Zaman Makinesi, Dünyalar Savaşı, Görünmez Adam ve Dr. Moreau'nun Adası'nda olduğu gibi bu eserinde de bilimkurguyu distopyaya oldukça yaklaştırmış ve karanlık bir gelecek tasvir etmiştir. Zaten aynı dönemlerde yaşadığı, bir diğer bilimkurgu üstadı, Jules Verne ile anlaşamamasının sebebi de budur. Jules Verne kitaplarında her zaman güzel bir gelecek tasvir etmiş, Wells ise her zaman geleceğin karanlık olduğunu düşünmüştür. Bize düşense her iki değerli yazarı da okuyup keyif almak, keyif almanın yanında da dersler çıkarmaktır. Peki bu kitaptan alınması gereken ders nedir?

Özellikle son 20 yıldır televizyonlarda ve bilimsel makalelerde sıkça tartışmalara sebep olan bir konu var: GDO! Eminim aramızda duymayan yoktur. Duyanların birçoğu da GDO karşıtı yazıları okuduğu için GDO'ya karşıdır... Nedir GDO? Yararları nelerdir, zararları nelerdir?

GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), biyoteknolojik yöntemlerle canlıların sahip olduğu gen dizilimleriyle oynanarak, mevcut özelliklerinin değiştirilmesi veya canlılara yeni özellikler kazandırılması ile elde edilen organizmalara verilen isimdir. Daha iyi anlaşılması bakımından en genel anlamıyla biyoteknolojiyi "canlı organizmaları ya da bunlardan elde edilen ürünleri kullanarak yeni ürün ve hizmetlerin üretilmesi" olarak tanımlayabiliriz.

GDO'lu ürünler şu an hayatımızın tam ortasındalar. Onlardan kaçış neredeyse imkansız. Farkında olarak veya olmayarak genetiğiyle oynanmış ürünleri hapur hupur yiyoruz. En basitinden marketten aldığımız çikolatalar, kolalar, gazlı içecekler, salamlar, sosisler, sucuklar, yoğurtlar, yumurtalar, cipsler gibi diğer saymakla bitiremeyeceğimiz ürünlerin içerisinde envai çeşit GDO var. Peki tükettiğimiz bu GDO'lu ürünlerin ileride bize nasıl bir yarar/zarar getireceğini tam olarak biliyor muyuz?

Sadece yediğimiz içtiğimiz şeylerin de genetiği değiştirilmekle kalmıyor, birçok hayvanın ve bitkinin de genetiği ile oynanıyor. 4 ayaklı tavuk, 2 başlı fare, 5 ayaklı inek gibi birçok hayvan üretiliyor. Peki 4 ayaklı tavuğa artık tavuk demek ne kadar doğru? Ya da 4 ayaklı tavuğun etini yerken hiç mi içinizde şüphe belirmiyor? Kasaplarda tavuk kanadının tavuğun diğer bölgelerine oranla nasıl daha fazla olduğunu hiç düşünmediniz mi?

Gerçekten de akıl almaz bir hızla ilerleyen gen teknolojisi artık sadece bir araştırma alanı olmaktan çıkıp sağlıktan tükettiğimiz besinlere, kullandığımız eşyalardan evcil hayvanlarımıza kadar birçok alanda gündelik hayatımıza girmiş durumda.

GDO'lar hakkındaki olumlu görüşleri bir paragraf içerisinde toplamaya çalışırsak; bu teknolojinin daha fazla üretim yolunu açacağı, besinlerin besleyici değerini arttırarak dünyanın birçok yerindeki açlık sorununa ve kötü beslenmeye çözüm getireceği, bazı besinlerin alerjik özelliklerinin ortadan kaldırılacağı, besinlere eklenecek öğelerle hastalıklara karşı kolayca bağışıklık sağlanacağı ve üretim maliyetlerinin düşürülerek toplumda birçok kesimin besine kolayca ulaşabilmesinin sağlanacağı şeklindedir.

GDO'lar hakkındaki olumsuz görüşleri bir paragraf içerisinde toplamaya çalışırsak; gen teknolojisi ile üretilen besinlerin, toplumda görülen alerjik reaksiyonları artıracağı, zararlı etkileri olabileceği, antibiyotiklere dirençli mikroorganizmaların kısa sürede gelişeceği, ekolojik açıdan zaman içinde dünyadaki genetik çeşitliliği azaltacağı, ekonomik açıdan dışa bağımlılığı da artıracağı ve özellikle küçük çiftçilerin bundan zarar göreceği şeklindedir.

Asıl konumuz olan kitaba dönecek olursak, iki biliminsanı, keşfettikleri Herakleophorbia, diğer adıyla Devtohumu ile daha zeki, daha büyük, daha güçlü süper insanlar ve diğer canlıları geliştirmeye başlıyorlar. Üzerinde tohum kullanılan her canlı 11-12 kat daha fazla büyüyor ve zamanla büyüme kontrolü insanlığın elinden çıkıyor. Akabinde ise kitaba tam bir kaos hakim...

Bilimkurgu üstadı H. G. Wells, gen teknolojisinin bu kadar gelişmesinden yaklaşık 100 yıl önce bu konuya değiniyor ve sonumuzun pek de iyi olmadığını öngörüyor. Bilimkurguyu neden bu kadar seviyorsun diye soranlara, sanırım bir önceki cümle yeterli cevabı veriyordur.

GDO ile ilgili benim fikrimi soracak olursanız, yeniliklere açık bir kafa yapısına sahip olsam da GDO’ya karşıyım. İnsanın, hayvanın, bitkinin veya bir eşyanın genetiğiyle oynanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Sonucunu tam olarak kestiremediğimiz bir deneyin içerisinde girmek bizim için çok tehlikeli sonuçlara varabilir. Bununla birlikte GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli nokta, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu. Fakat esas sorunun besin yetersizliği olmadığını hepimiz pekala biliyoruz. Birbirimizi kandırmayalım. Esas sorun, dünyada adil bir sistem olmaması... Besin dağıtımında adil bir yaklaşım sergilenirse bütün insanlar gerekli besinlere ulaşır ve dünyanın bir kısmı oboziteden kurtulmak için çareler ararken, diğer kısmı açlıktan ölmez.

Gördüğünüz üzere, kitap her ne kadar 100 yıl kadar önce yazılmış olsa da günümüze ışık tutmaktadır. Konu hala güncel ve ilgi çekici. Herkese keyifli okumalar dilerken, sağlıklı ve GDO'suz bir yaşam diliyorum. Tabii isteyen 4 ayaklı tavukların kanatlarını fazla fazla yiyebilir. Hatta benim hakkımı da çekinmeden yiyebilirsiniz.
408 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Mitolojik açıdan çok güçlü, karakterler yönünden canlı ve dil açısından anlaşılır bir kitap. Ancak benim gibi mitoloji bilgisine çokta sahip değilseniz oldukça yoruyor sizi. İsimler havada uçuşuyor. Karakterleri tanıyana kadar neredeyse kitabın yarısına geliyorsunuz. Kitabın yarısından sonra olaylar sizi içine çekiyor. Kitabı okumaktan zevk aldım.

Antik Yunan tanrılarının dünyasında aşk, aile içi rekabet, saray entrikaları ile mücadele eden sıradan ama sıra dışı bir kadının, Aiaie Cadısı Kirke'nin sürükleyici öyküsü.

Mitoloji seviyorsanız kesinlikle tavsiye olunur...
İyi okumalar
384 syf.
·3 günde·8/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 38. kitap oldu. Her ne kadar "Yakın" isimli bu kitaba, İthaki tarafından, bilimkurgu klasikleri içerisinde yer verilmiş olsa da bana göre bilimkurgu niteliği taşımamaktadır. Evet, konusu çok iyidir, konunun işlenişi oldukça başarılıdır, edebi yönü diğer bilimkurgu eserlerinin katbekat üzerindedir; fakat bilim yönü neredeyse hiç yoktur. Bu sebeple, esere bilimkurgu demek, okurun yanlış yönlendirilmesi olacaktır. Yanlış yönlendirilen okur da doğal olarak okuduğu eserin içerisinden farklı bir eser çıktığını görünce hayal kırıklığına uğrayacaktır. Farkındayım, incelemenin sonunda söylemem gerekenleri dayanamayıp en başta söyledim. Olsun. Demek ki kitabı okurken bu konuda fazlasıyla dolmuşum. Şimdiyse yavaş yavaş kitabın neden bilimkurgu olarak nitelenemeyeceğini ifade etmeye çalışacağım, akabindeyse kitabın harika konusu, güçlü yazarı, çevirisi ve kapağı ilgili bilgiler vermeye çalışacağım.

Bilimkurguyu kısaca tanımlamak gerekirse, bilimsel temeller üzerine kurgulanmış öykü, roman, film vb. eserlere verilen bir nitelemedir, diyebiliriz. "Bilim" ve "Kurgu"yu iki ayrı konu olarak ele alırsak, konuların bilimkurgu eserinin içerisinde harmanlanmış olması gerekmektedir. Kimi eserin bilimsel yönü ağır basar, kurgu yönü zayıftır; kimi eserinse kurgu yönü ağır basar, bilimsel yönü zayıftır. Şahsen benim tercih ettiğim bilimkurguyu oranlarsam, %30 bilimsel yönü, %70 ise kurgu yönü olan eserleri daha çok tercih ettiğimi ifade etmek isterim.

"Yakın" isimli bu kitaptaki tek bilimsel kısım ise, kitabın baş kahramanı Dana'nın baş dönmesi ve mide bulantısı sebepleriyle, bir anda 1817 yılının İç Savaş öncesi Güney Amerika’sına gidip gelmesidir. Ve bu geçmişe gidip gelme birkaç defa tekrarlanmaktadır. Kitabın bilimsel yönü yalnızca budur. Geçmişe yapılan bu yolculukların hangi sebeple veya nasıl olduğu konusunda hiçbir bilgi verilmediği gibi açıklama yapılma amacı da güdülmemiştir. Kitabın başka hiçbir yerinde de bilimsel konular işlenmediği için, kitabın bilimsel yönüne %1 bile demek iyimser bir yaklaşım olabilir. Bu sebeple esere bilimkurgu eseri demek içimden gelmiyor...

Eleştiriyi yaptıktan sonra biraz da eserin güzel ve etkili kısımlarına değinmek gerekiyor. Bunların en başında da yazardan bahsetmek gerekir. Yazar Octavia E. Butler, tarihin ilk siyah, Afroamerikan, bilimkurgu yazarı olarak kabul edilmektedir. Genellikle erkeklerin ve beyaz insanların egemen olduğu bilimkurgu alanda eserler vermek ve kapıyı adeta kırarak içeri girmek kolay değildir. Yazarı tebrik etmek gerekir... Yazar ayrıca siyah bir insan olmanın yanında, hiyerarşik düzene, ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etmiş bir feministtir.

Kitabın konusuna gelirsek, eser 1976 yılında başlıyor. Kitabın baş kahramanı Dana, siyahi bir yazar ve kendisi gibi yazar olan eşi Kevin ise bir beyaz. Dana, 26. doğum gününde evindeyken bir anda baş dönmesi, mide bulantısı ve gözlerinin kararmaya başlaması ile kendisini 1816 yılında bulur. Tabii o dönem, köleliğin yaygın olduğu, siyah insanların değersiz olduğu, siyah insanların beyaz insanların malı sayıldığı, beyaz insanların her türlü işkencesinin ve şiddetinin meşru sayıldığı, kölelerin hiçbir hakkının olmadığı ve kadınların acımasızca tecavüzlere uğradığı iğrenç bir dönem. Şimdilerde bize kötü birer anı veya kabus gibi gelse de insanlık tarihinin acı gerçekleri bunlar...

Yazar kitapta diyor ki: "Ölmekten beter şeyler var." Çok haklı... Bir düşünelim mi? Ölmekten beter şeyler ne olabilir? Irkçılığa maruz kalmak? Tecavüz edilmek? İşkenceye maruz kalmak? Alay edilmek? Hor görülmek? Küçük düşürülmek? Açlıktan ölmeye mahkum edilmek? Son bir soru daha soracağım size. KİM TARAFINDAN? Cevap çok basit, tıpkı sizin gibi olan bir başka insan tarafından...

İşte kitabın ismi de Türkçe'ye bu sebeplerle "Yakın" olarak çevrilmiş. Oysaki kitabın orijinal adı "Kindred" yani kan bağı, soy bağı demek. Kitabın ana konusu ırkçılık olduğu ve Türkiye'de ırkçılık yaygın olmadığı için çevirmen Emek Ergun tarafından kitabın ismi "Yakın" olarak çevrilmiş. Çevirmen kitabın önsözünde bunun açıklamasını çok güzel yapmış: "...konusu ne kadar bizden uzak görünürse görünsün, aslında, anlattığı zulüm ve direniş hikayesi bize fazlasıyla tanıdıktır."

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinin en olumsuz özelliği bildiğiniz üzere, çeviri hataları, yazım yanlışları, devrik cümleler... Bu kitabın çevirisi ise gerçekten çok güzeldi. Ayrıca edebi açıdan da okumak oldukça keyifliydi. Çevirmeni bu konularda tebrik etmek gerekir. Demek ki istenilince güzel çeviriler yapılabiliyormuş.

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinin en olumlu özelliği bildiğiniz üzere, kapak tasarımları... Yine bu kitabın kapağını da dikkatle incelerseniz, siyah elleri kelepçeli bir vaziyette kum saatini (zamanı) tutan bir insanı görebilirsiniz. Muazzam...

Tavsiye eder miyim? Amerikan iç savaşı öncesindeki bir tarihi anlatan, edebi yönü güçlü, okurken sizi sürükleyen, kırbaç darbelerini sırtınızda hissettiren, köleliği sorgulayan ve siyah bir kadın yazarın gözünden siyah olmanın ve kadın olmanın zorluklarını içeren bir kitabı okumanızı elbette tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Alican Saygı Ortanca
Unvan:
Bilimkurgu Klasikleri, Karanlık Kitaplık ve İthaki Modern Dizi Editörü.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 10.562 okur okudu.
  • 678 okur okuyor.
  • 9.852 okur okuyacak.
  • 242 okur yarım bıraktı.