Adı:
Kafka Oteli
Baskı tarihi:
Mart 2017
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752206861
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Şehir, bir yaranın kabuğuna benziyordu. Altını kazımak için can attığınız bir doku ama bunu yapmak doğru olmayabilir. Sahiden iyileşmesini umsak bile asla iyileşmeyecek bir yara, zedelenmiş bir canlılık. İnsanın dünyada aldığı ilk soluk onu annesiyle ayıran yaranın taze olduğu sıradadır. Aralarındaki bağ kesilmiştir. Doğmanın ilk koşulu kendisini var eden bütünden sıyrılmaktır. Bebeğin bilincini ayırmak, tek başına yaşamasını sağlamak için onları ayıran bu kesi, geriye kalan yaralar, zamanla iyileşir ama iz, hep oradadır. Göbek deliği işte bunu hatırlattığı için bazılarınca çirkin bulunur. İnsanlar, yaşadıkları şehre görünmeyen bir kordonla bağlıdır. Oradan beslenir, onu anlamaya çalışır, kendini onun içinde tanımlar, terk ettiği şehri bile yalnızca doğduğu yer olduğu için aidiyetini tanımlayan bir kanıt olarak kullanır. Sonuç olarak şehir, yaşayan bir şeydir. Ancak çoğu kez, daha küçük ölçekte de olsa, tıkanan kendi yaşamımız yüzünden bunu pek fark etmeyiz. Bununla iftihar etmiyorum ama bazen, o kazınması gereken kabuğun bizler olduğunu düşünüyorum.

Elinizdeki roman, kitaptan yaratılan bir şehirdir ve bir şehri tanımanın en iyi yolu orada kaybolmaktır. Tüm kayıpların birleştiği karanlık bir cennet: KAFKA OTELİ

(Tanıtım Bülteninden)
Dil olarak epey sade, duru, tertemiz olan bir sözcük diziminin en şaşaalı hali diyebileceğim cümlelerle karşı karşıya kaldım. Yabancı sözcük kullanımı, Farsî ve Arabî sözcük neredeyse yok; olanlar da dilimize yerleşmiş olan kalem gibi sözcükler. Durum o kadar asayiş berkemal! 
M ? kim ki bu M? Bunu özellikle sorguladım. Karmaşık karakter isimleri beni yorar. Özellikle Rus karakter isimleri. Mesele yalnızca yabancı karakter ismi değilmiş, sayesinde kavradım. Aslında ben, bana özge gelen tüm isimlere karşı “kompleks” önyargısı oluşturmuşum. Karakteri daha çözemeden, Meral ismini yapıştırdım. Bir ismi yalnızca baş harfiyle ya da belki kodlamayla vermesi oldukça hoş bir nüans olduysa da ben yine de “düz adam Sami” olarak bir diğer romanında/eserinde açıkça bir isim vermesini diliyorum. Hoş bir ayrıntı olsa da basit olmayan bu kurgu içinde “ya ben şimdi ne okudum?” diye bir duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.
Burdan baştan alayım; “…duruyorsunuz, düşünüyorsunuz.” Evet, hatta o kadar ki en güzel tarafı diyebileceğim tarafı da bu. Örneğin, fermuarın icadı, Böcklin denilen bir ressamın varlığını sayesinde öğrendim. O kadar sığ ki bilgilerim; Picasso, Vinci, Gogh gibi popüler ressamlar. Arnold Böcklin’in tablosunu da anlamadım üzgünüm ancak bir eserden daha haberdar olmak bana bu kitabın bir getirisidir. Bana bir İlhan Deliktaş armağanıdır. 
Kitap bir kurgu içermeseydi aforizma kitabı bile olabilirdi. Bu kadar yerli yerinde tespitler görmek beni epey mutlu etti. İkinci kez okuduğum bu kitabı hiç anlamadığımı haksızlık ettiğimi, zararın neresinden dönülse kârdır mottosuyla okuduğum için şanslı sayıyorum kendimi. Bilhassa kadınlar hakkında tespitler beni naifliğiyle birlikte hayranlığa sevk etti. Hayır, niyetim övmek değil, yalnızca hakkını vermek. Emek kokuyor, öylesine yazılmamış, Öylesine kitap yazma gayesiyle kaleme alınmamış satırar dolup taşıyor. Alıntılarım özellikle sanıyorum ki epey uzun olacak. 
Birinci bölüm benim için oldukça keyifli ve aynı zamanda bir o kadar da karmaşık bir bölümdü. Oturması için ikinci bölümü okumak ve bununla ilgili kritikten evvel kimi alıntıları paylaşmak istiyorum:
Yeryüzü tanrıyı oynamaktan hoşlanan insanlarla dolu.
Cebimdeki biletle geçmişe yolculuk ediyorum.
Bir başkası olmanın hafifleten duygusuna evimizdeki mutfaktan gelen güzel bir kokuya yönelir gibi yönelmiş ve teslim olmuşuzdur.
Kahveye şeker ya da süt eklemedim. ( bunu yaptığımı söylerken övünmüyorum, sert kahve içen sert erkek masalına da inanmam.) – bu kadar da realist olunur mu Deliktaş?:)-
Her zaman yalnız hissetmemenin bir yolu olarak aynaya bakan insan, kendi benzerleri arasında daha çok yalnızlaşır. – En çok vuran, beni içine çeken cümle de budur.-

Kırlangıçlar temelli gidiyor,
Ve ben artık onları özlemiyorum,
İçimde, taşan bir nehrin, 
Varlığına özeniyorum.

"Zarfın yırtılırken çıkardığı ses iki evreni birbirinden ayıran yırtılmanın sesiydi."

"İnsanlarda iki yüz elli bin, köpeklerde beş milyon koku reseptörü vardır. Yirmide biriyle bile belanın kokusunu alabiliyorum."

" Bu tip durumlarda "neden" diye sormak ya da teselli etmeye çalışmak yapmanız gereken son şeydir. Bunun yerine "boş ver, seni arayım mı, konuşuruz." diyebilirsiniz; ama bir kadına " neden" diye sormazsanız bunu geri kalan hayatı boyunca unutmayacaktır."

"Her canlı kendisi için gelecek olan ölümle bağlıydı."
"Belki de dışarıdan beklenen bir mutlukuk, geçiciliğe mahkumdu." 
"Belli ki ölünce, tüm insanlar eşit oluyordu."
"Elindeki bezle, bardakları kuruluyordu, bana bakıp müziği değiştirdi. "Bir soru soracağım bilirsen veririm."dedi. "Sadece bira istiyorum aptal adam." diye düşündüm. ( Deliktaş'ın bu cümledeki samimiyetini seviyorum. Bazen bence tam olarak böyle düşünüyoruz.)
"Çoğu barmen gibi o da içki içmiyordu." ( Eğitimciler de eğitilemezler, fırıncılar da ekmek yemezler; hakikaten durum böyledir.)
"Bazıları için her şey çok zor. okumayı, yazmayı, matematiği zor öğreniyorlar. Telefon numaralarını, bozuk paraların önemini, kahvenin tadını, uçurtmanın rüzgarla bağını, insanın rüzgarda bir hayali yüzdürdüğünü, radyonun büyülü olduğunu, çiçeklerin koklanmaktan hoşlanmadığını çok geç öğreniyorlar."

"Yavaşça dağılan bu ışığın içinde, yazılamayan nota ve duyulamayan ses birleşip, silikleşerek kayboldular. kafamın içindeki ip koptu, özgürleştim."

"İnsanlarla yaşıyorsun ve onlar televizyondan öğrendikleri gibi acı çekerken, yanlarında senin tıpkı kavrularak dönüşünü tamamlayan bir gezegen kadar tekil ve suskun olduğunu anlamıyorlar."
"Herkesin yabancı olması cennetir. Yeniden tanışıp baştan başlayabilirler." ( Şey gibi mi? Hani şu Elli İlk Öpücük'teki gibi mi? Keşke! Ve keşke o kadar sabırlı olabilseydik, birbirimizi sevmekte ve beklemekte.)

"Şehir kelimesi işhar'dan gelir, bu, işaret edilen şey anlamındadır. Fakat kimse işaret edilen bu şeyi göremez. o bilinemez, evet, şehir bilinemez."

"... ruhum saten çarşaflarda yüzüyor gibi hissettim."

"Bana da bu yakışırdı, kendim gibi bir ruhu elli yıl geride aklı elli yıl ileride birini bulmuştum."

Evet bu insanın yüreğine hitap eden cümleler içinde bana ders olabilecek ve eğer bu güzel notu unutmazsam hayatımın en önemli öğrencisine, çocuğuma, yazacağım. Belki en sevdiği kitabı ona hediye ederken. Belki çok seveceği kindle türevi bir e-kitap hediyesi verirken. şartlar, çağ neyi gerektirirse.
" "Mualla sana bir görev veriyorum. Bu masaldaki kişileri ve onlar gibi olanları koru." İmza ilkokul öğretmenine aitti."

Kitap, büyülü gerçeklik üzerine bir şizofrenin -öyle anladım- bir şehri nasıl algıladığı kendi dünyasını nasıl algıladığını anlatırken bize şu günümüz hayatını da anlatmayı ihmal etmiyor. Misalen; yetenek yarışmasını es geçmiyor, günümüz pop şarkılarının bayalığını es geçmiyor. 

Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki hakikaten bazı sözcükler çok kıymetli. 

Ha şunu da eklemeden geçemeyeceğim; kitaptan anladığım o ki kitabın yazarının tırnakları kısa çünkü daktilo kullananların tırnağı kısa olmalıymış. 
Yazarın bir özelliği daha var; insanların hayatına burnunu sokmak istemiyor. Bunun için gösterebileceği azami çabayı gösteriyor, kendisine adeta bunu düstur edinmiş. 

Diğer kitabını da okuyacağım eğer yeni bir kitap kaleme alırsa. Günümüz edebiyat dünyası can çekişiyorken ilaç gibi geldi. Kendisi kitabı Turgut Özakman'a ithaf etmiş; Özakman da çok daha evvelinden kendisini edebiyata armağan etmiş. Böyle güzel yazılır mı?!

Okuyun, okutturun.
Bitirdikten sonra etkisinden kurtulamadığım, sürekli kafamda tarttığım, altını çizdiğim satırları tekrar tekrar okuduğum bir kitap oldu, Kafka Oteli. Yazar karekterlerin herbirini çok güzel analiz etmiş; hepsinin yalnızlığını ensenizde hissediyorsunuz. Mutluluk, yalnızlık, psikoloji ve hatta Tanrı hakkında derin, sağlam fikirleri var. Kafka Otelinde gerçek dışı bir dünyada, şöyle bulutların üstünde bir yerde konaklıyorsunuz. Yaşamdan ve kendinizden bir şeyler bulmanız mümkün ve bunlardan kopmanız da... Kitap bilmediğimiz bir Ankara'da geçiyor. Romanın tarzını tanımlayabileceğimiz bir sözcük bulamadım.
4 bölümden oluşuyor kitap;
-iskambil destesi
-unutkanlık yasası
-dayan minora
-fil kasesinde kıyamet böceği. İskambil destesini kafa karışıklığıyla atlattıktan sonra roman sizi içine hapsediyor, adeta sizinle nefes alıp vermeye başlıyor. Ve en sevdiğim kısmı Kafka'ya kocaman bir selam çakıyor. Dilerim ilk kitabı gibi nicelerini yazar, kalemine sağlık
Keyifli okumalar
Cok güçlü bir kalem . Daha ilk satırlarda beni içine aldı . karakter analizleri çok güzel ve düşündürücü .. Altı çizili epey sayfam oldu. Kimi yerlerde ince zeka gerektiren detaylar, espriler ve göndermeler vardı .
Kalemine ve hayalgücüne sağlık!
Böyle kalemlerin daha cok yazmasını canı gönülden istiyorum.
Okumaya başladığımda bu kadar sarıp sarmalayacağını ve zihnimi fazlasıyla yoracağını düşünemedim. Kitabı okurken karanlık bir labirentteymişim gibi hissettim çoğu kez. Alıntı hiç yapamadığım için hayıflanıyorum çünkü o kadar çok yer var ki not almak istediğim. Pes ederek kendimi okumaya verdim.

Neredeyse yarısına kadar hiçbir şey anlamadan okudum ama okuduklarımı hafızamda tutmaya gayret ederek, ilerledikçe anlamlandırmaya çalıştım.
İlhan Deliktaş' ın ellerine ve yeteneğine sağlık diyorum.
Kesinlikle hazırcı okurlara göre olmayan bir kitap.
Kitap 4 bölümden oluşuyor, ilk bölümde bilinmez derin bir kuyuya düşmüşüm hissi yaşadım, bir yandan karakterleri tanıyıp kendimce kodlayıp özellikleriyle ilişkilendirmeye çalıştım, diğer yandan da sade ve basit bir anlatımla etkileyici cümlelerin üzerinde uzun uzun düşündüm.

Diğer bölümlere geçerken bir süre sonra açıkçası ne olacak artık demekten çok kelimelerin verdiği anlamlara yoğunlaştım. Olay örgüsünden çok kitaplardaki kişilerin, ortamların betimlenmesi ve aralarında ilişkinin ifade ediliş tarzı benim için daha cazip hale geldi. Bu sürecin keyfini çıkartırken de üzerine olayın daha belirgin hale gelmesi ve merak edilen noktaların yavaş yavaş aydınlanmaya başlaması benim için artı güzellikti.

Kitaptaki karakterlerin isimlerinin verilmemesi ve harflerle kodlanması, karakterlere sizin hayat vermenize fırsat veriyor ve kendinizi kitaba daha yakın hissettiriyor.

Altını çizdiğim çok cümle oldu, basit ifadelere derin anlamlar yükleyen satırların yanı sıra, ince esprili göndermeler de çok hoştu.

Anlatımlar arasındaki kopukluklar, zamanlar arasındaki geçişlerin düzensizliği beni rahatsız etmedi, aksine bir şey kaçırmayayım diye daha dikkatli okumamı sağladı.
Elinizdeki roman, kitaptan yaratılan bir şehirdir ve bir şehri tanımanın en iyi yolu orada kaybolmaktır. Tüm kayıpların birleştiği karanlık bir cennet: Kafka Oteli
(Arka Kapaktan)
Yazar İlhan Deliktaş kendi deyimiyle "Kitabı kalemi kavrayacak gücü aşılayan hocası" Turgut Özakman'a ithaf etmiş bu kitabı. Roman Ankara'da geçiyor. Okuma hazzı almak ve kelimelerin büyüsüne kendinizi kaptırmak için ideal bir eser. Sizin de kendinizden bir şeyler bulacağınız satırlar mutlaka içinde bir yerde sizi bekliyor.
İnsan bir çukurdaydı ve bu çukur tek kişilikti. İçindeki sahne de seyir yeri de boşaldığında "insan kalıntılarıyla hayal kurma saati" başlıyordu.
Sürekli geç kalma endişesi taşıyorum. Nereye yetişmem gerektiğini bilmiyorum, neden yetişmem gerektiğini bilmiyorum, sadece korkuyorum.
İlhan Deliktaş
Sayfa 5 - Bilgi yayınevi
Yazmak, ona göre kendi kuyusunda suların yükselip onu kapağa kadar taşımasını ummak gibiydi. Fakat biliyordu ki çoğunlukla sular yükselmez, dipteki neme parmaklarını sürterek susuzluğunu giderirdi kuyudaki ve ona göre yazar olmak buydu.
İlhan Deliktaş
Sayfa 133 - Bilgi Yayınevi, 2017, I.Basım
Her ev bir müzedir. Kentlerin ve insanların düşüncelerini tutarlar.
İlhan Deliktaş
Sayfa 183 - Bilgi Yayınevi, 2017, I.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kafka Oteli
Baskı tarihi:
Mart 2017
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752206861
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Şehir, bir yaranın kabuğuna benziyordu. Altını kazımak için can attığınız bir doku ama bunu yapmak doğru olmayabilir. Sahiden iyileşmesini umsak bile asla iyileşmeyecek bir yara, zedelenmiş bir canlılık. İnsanın dünyada aldığı ilk soluk onu annesiyle ayıran yaranın taze olduğu sıradadır. Aralarındaki bağ kesilmiştir. Doğmanın ilk koşulu kendisini var eden bütünden sıyrılmaktır. Bebeğin bilincini ayırmak, tek başına yaşamasını sağlamak için onları ayıran bu kesi, geriye kalan yaralar, zamanla iyileşir ama iz, hep oradadır. Göbek deliği işte bunu hatırlattığı için bazılarınca çirkin bulunur. İnsanlar, yaşadıkları şehre görünmeyen bir kordonla bağlıdır. Oradan beslenir, onu anlamaya çalışır, kendini onun içinde tanımlar, terk ettiği şehri bile yalnızca doğduğu yer olduğu için aidiyetini tanımlayan bir kanıt olarak kullanır. Sonuç olarak şehir, yaşayan bir şeydir. Ancak çoğu kez, daha küçük ölçekte de olsa, tıkanan kendi yaşamımız yüzünden bunu pek fark etmeyiz. Bununla iftihar etmiyorum ama bazen, o kazınması gereken kabuğun bizler olduğunu düşünüyorum.

Elinizdeki roman, kitaptan yaratılan bir şehirdir ve bir şehri tanımanın en iyi yolu orada kaybolmaktır. Tüm kayıpların birleştiği karanlık bir cennet: KAFKA OTELİ

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 14 okur

  • Ömer Canbekli
  • Ozlem
  • cicoretti
  • Giz
  • _cassandra_
  • Lvn
  • hafizest
  • Habibe
  • Bahar Gever
  • Dilek

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20 (1)
9
%60 (3)
8
%0
7
%20 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0