Katarakt’ta Berger, gözün yeniden aydınlanmasını yalnızca tıbbî bir onarım gibi değil, bakışın ahlakına çağrı gibi kurar: Netleşen görüntü, mazeretleri silebilen bir tanıklıktır. Perde kalktığında “bilmiyordum” susar; çerçeve kuran bakış, içine aldıkları kadar dışarıda bıraktıklarından da sorumlu olduğunu anlar. Kitap, netliğin bir ayrıcalık değil, yükümlülük olduğunu fısıldar: Işık çoğaldıkça dil sadeleşmeli; abartıdan, süsten, kaçıştan arınmış bir doğrulukla konuşmalıdır. Berger’in Katarakt’ı bu yüzden görmeyi sadece “seyir” olmaktan çıkarır; “yanında durma”ya, yani görünene eşlik etmeye zorlar.
Aynı kitap, hatırlamanın ağırlığını da hafızanın raflarına değil, bugünümüze taşır. Katarakt ilerledikçe, eski sahneler yeni ışıkta yerinden kalkar ve “Beni nereye koyacaksın?” diye sorar. Berger, hatırlamayı bir müze düzeni değil, çalışan bir atölye gibi gösterir: Her görüntü doğru yerine konulmadıkça vicdanda gevşek bir vida gibi gıcırdar. Katarakt’ta berraklık, “öyle sanıyordum” çağını kapatır; “böyle gördüm ve böyle anladım” sorumluluğunu başlatır. Bu yüzden kitap kısa bir iyileşme anlatısı değil, berraklığa edilen bir yemin gibi okunur: Seyretmeye değil eşlik etmeye, yargıya değil tanıklığa, unutmanın uyuşukluğuna değil hatırlamanın uyanıklığına. Berger’in Katarakt’ı, sonunda şunu açık eder: Dünya değişti sanırız; aslında değişen, artık görmezden gelemeyeceğimiz biziz.