7,7/10  (3 Oy) · 
4 okunma  · 
2 beğeni  · 
506 gösterim
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en güçlü kalemlerinden olan Maupassant'ın hikâyeleri, hayatla sanat arasındaki sınırları ortadan kaldıran cinsten. Hayat sanattan, sanat da hayattan kopuk değildir Maupassant'ın estetik dünya görüşünde. Modern insanın "iç dünyasının" detaylı bir biçimde resmedildiği hikâyelerinde, doludizgin akan bir hayat sevincine paralel olarak, alttan alta işleyen melankolik, ürkütücü ve karanlık duygular da var. Maupassant'ın hikâyelerinde dönemin toplumsal kompozisyonunda yer alan neredeyse bütün varoluşların portrelerini bulmak mümkün. Yüksek sosyetenin çıtkırıldım hanımefendilerinden ve beyefendilerinden söz ettiği kadar izbe sokaklarda dolanan fahişelerden, yoksullardan da söz eder Maupassant. Alkolikler, uyuşturucu bağımlıları ve deliler gibi toplumun çeperlerinde konumlanmış bireylerin hikâyelerini anlatan Maupassant'ın, burjuva hayatına karşı "aşağıdakiler"den yana bir tavır aldığını söylemek olası: Deliler beni çeker. Bu insanlar, garip düşlerin oluşturduğu gizemli bir ülkede, bunaklık denilen şeyin o içine girilmez bulutu içinde yaşarlar. Yeryüzünde gördükleri, sevdikleri, yaptıkları her şey, onlar için, eşyaların ve insan düşüncesini yöneten tüm yasaların dışında, imgesel bir varoluş içinde yeniden başlar. Keskin zekâ yaratıcı deha ile birleşince; aşk, entrika, kin, umut, korku gibi insani duygulara bambaşka açılardan ışıklar düşülüyor Maupassant'ın hikâyelerinde...
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2015
  • Sayfa Sayısı:
    288
  • ISBN:
    9786053140276
  • Orijinal Adı:
    Le Horla
  • Çeviri:
    Serdar Rifat Kırkoğlu
  • Yayınevi:
    Ayrıntı Yayınları
  • Kitabın Türü:

Kitaptan 1 Alıntı

Le Horla -Bir Garip Hikaye-
Ruh hekimlerinin en ünlüsü ve en seçkini Doktor Marrande,
üç meslektaşına ve doğal bilimlerle uğraşan dört bilgine,
hastalarından birini görmek üzere, yönettiği akıl hastanesinde
bir saat geçirmelerini rica etmişti.

Bir araya gelince dostlarına şöyle dedi:
“Size şimdiye kadar karşılaştığım en tuhaf ve en kaygı verici vakayı göstereceğim. Zaten hastam konusunda benim sizlere söyleyecek bir şeyim yok.
Kendisi konuşacak.” Derken doktor zili çaldı.
Hizmetkârlardan biri bir adamı içeri aldı. Adam bir kadavra zayıflığındaydı;
bir düşüncenin kemirdiği bazı deliler kadar zayıf.
Çünkü hasta düşünceler bedenin etini humma ateşinden ya da
veremden daha çok yer bitirir.

Adam selam verip oturduktan sonra şunu söyledi:
“Beyefendiler, niçin burada bir araya geldiğinizi biliyorum ve
Doktor Marrande’ın benden rica ettiği gibi size hikâyemi anlatmaya hazırım.
Doktor uzun zaman benim deli olduğuma inandı.
Bugün bundan kuşku duyuyor. Bir süre sonra hepiniz, ne yazık ki benim için,
sizler için ve tüm insanlık için benim de sizler kadar sağlam,
berrak ve açık görüşlü bir kafaya sahip olduğumu öğreneceksiniz.

Ama ben söze olguların kendilerinden başlamak istiyorum,
bütün yalınlığıyla olgulardan. İşte onlar:

Kırk iki yaşındayım. Evli değilim, sahip olduğum şeyler belli bir lüks içinde
yaşamak için yeterli. Seine kıyılarında, Rouen yakınlarındaki Biesard’da
bir evde oturuyordum. Avı ve balık tutmayı severim.
Arkamda, evime tepeden bakan büyük kayalıkların üstünde,
Fransa’nın en güzel ormanlarından biri olan Roumare ormanı ve
önümde de dünyanın en güzel ırmaklarından biri vardı.

Oturduğum yer geniş, dış cephesi beyaza boyalı, güzel, eski bir ev;
size demin sözünü ettiğim devasa kayalıkları tırmanarak ormana kadar
çıkan harika ağaçlar dikili büyük bir bahçenin ortasında bulunuyor.

Ev personelim bir arabacı, bir bahçıvan, bir erkek oda hizmetçisi,
bir aşçı ve aynı zamanda gündelikçilik de yapan bir çamaşırcıdan oluşuyor
ya da daha doğrusu oluşuyordu. Bütün bu insanlar yaklaşık 16 yıldır
benim evimde yaşıyor, beni, evimi, yöreyi, bütün çevremi tanıyorlardı.
İyi, sessiz sakin hizmetkârlardı. Anlatacağım şeyler açısından bunun önemi var.

Şunu da ekleyeyim ki, kuşkusuz hepinizin bildiği gibi, bahçem boyunca akıp giden Seine, Rouen’a kadar gemilerin çalışmasına elverişlidir; nitekim ben de her gün, yelkenli olsun, buharlı olsun dünyanın dört bir köşesinden gelen büyük gemilerin önümden geçtiklerini görüyordum.

Tam bir yıl önce, geçen sonbaharda, birdenbire tuhaf ve açıklaması
olmayan bazı sıkıntılar yaşadım. Önce, beni geceler boyunca uykusuz
bırakan bir çeşit sinirsel kaygı hali baş gösterdi, öylesine gergindim ki
en küçük gürültü bile beni tir tir titretiyordu. Keyfim kaçmıştı.
Açıklanamayan ani öfke nöbetleri geçiriyordum. Bir doktor çağırdım,
bana potasyum bromür alıp duş yapmamı salık verdi.

Ben de doktorun söylediklerini dikkate alarak sabah akşam duş alıp bromür içtim.

Gerçekten de, çok geçmeden, yeniden uyumaya başladım,
ne var ki uykusuzluktan daha beter bir uykuydu bu.
Yatar yatmaz, gözlerimi kapatıyor ve yok olup gidiyordum.
Evet, hiçliğin içine, mutlak bir hiçliğe, kendisinden ansızın çekilip alındığım
tüm varlığın ölümüne düşüyor, göğsümün üzerinde beni ezen korkunç
bir ağırlık duygusunu ve de ağzımın üzerinde hayatımı yiyen
bir ağzın varlığını hissediyordum. Ah o ruhsal sarsıntılar!
Daha korkunç bir şey bilmiyorum.

Gözünüzün önüne uyuyan, uyurken katledilen ve gırtlağında
bir bıçakla uyanan bir adamı getirin; her yanı kanla kaplı olarak
ağzından hırıltılar çıkarıyor, artık soluk alamıyor, öleceğini biliyor ve
olanlardan hiçbir şey anlamıyor; işte bu!

Kaygı verici bir şekilde, sürekli zayıflıyordum;
birdenbire, enikonu şişman olan arabacımın da benim gibi zayıflamaya
başladığını fark ettim.

Sonunda ona sordum:

“Neyiniz var öyle, Jean? Hastasınız.”

Şöyle yanıt verdi:

“Sanırım beyefendiyle aynı hastalığa yakalandım.
Gecelerim günlerimi yok ediyor.”

Evde, ırmağa yakın olmanın yarattığı hummalı bir etkinin var
olduğunu düşündüm. Av mevsiminin tam ortasında olmamıza karşın
iki üç aylığına çevreden uzaklaşmaya karar vermiştim ama tesadüfen
gözlemlediğim küçük ama tuhaf bir olgu benim için öylesine inanılmaz,
fantastik, korkutucu keşifler dizisi getirdi ki, şaşırıp kaldım.

Bir akşam, susadığımdan, yarım bardak su içtim ve yatağımın
karşısındaki komodinin üzerinde duran sürahimin kristal tıpasına kadar
dolu olduğu dikkatimi çekti.

Geceleyin, size az önce sözünü ettiğim şu berbat uyanışlardan
birini yaşadım. Korkunç bir sıkıntının pençesinde, mumumu yaktım.
Yine su içmek istiyordum ama büyük bir şaşkınlıkla sürahimin
boş olduğunu fark ettim. Gözlerime inanamıyordum.
Ya odama birisi girmişti ya da ben uyurgezerin tekiydim.

Ertesi akşam, aynı şeyi yeniden yapmak istedim.
Hiç kimsenin evime giremeyeceğinden iyice emin olmak için kapımı kilitledim.
Uykuya daldım ve her gece olduğu gibi yeniden uyandım.
İki saat önce görmüş olduğum bütün su içilmişti.

Bu suyu kim içmişti? Ben, hiç kuşkusuz, ancak derin ve acılı uykumda
hiçbir hareket yapmadığımdan kesinlikle emin olduğumu sanıyordum.

Derken bu bilinçdışı hareketleri yapmadığıma kendimi inandırmak
için birtakım hilelere başvurdum. Bir akşam, sürahinin yanına,
eski bir Bordeaux şarabı şişesi, nefret ettiğim bir tas süt ve
bayıldığım çikolatalı pasta koydum.

Şarap ve pastalara el sürülmedi. Süt ve su ortadan kayboldu.
Derken, her gün, içkileri ve yiyecekleri değiştirdim. Katı, yoğun şeylere asla dokunulmadı ve sıvı olanlardan, sadece taze süt ve özellikle su içildi.

Ne var ki bu yüreğe işleyen kuşku, ruhuma yerleşip kaldı.
Bilincine varmadan yataktan kalkıp nefret ettiği şeyleri bile içen ben değil miydim? Çünkü bir uyurgezerin uykusuyla uyuşmuş duyularım değişikliğe uğramış,
olağan tiksintilerini yitirmiş ve farklı zevkler kazanmış olabilirdi.

Bu yüzden kendime karşı yeni bir hileye başvurdum.
Kaçınılmaz olarak dokunulması gereken bütün nesneleri beyaz müslin
sargılarla sarıp üzerlerini patiska bir havluyla örttüm.

Sonra, yatağa girmeden önce, ellerimi, dudaklarımı ve bıyığımı
kurşunkalem kömürüne buladım.

Uyandığımda, dokunulmuş olmalarına karşın bütün nesneler
lekelenmeden kalmıştı; havlu benim koyduğum gibi konulmamıştı ve
dahası, su da süt de içilmişti. Oysa emniyet kilidiyle kapatılmış kapım
ve ihtiyaten asma kilitle berkitilmiş panjurlarım
hiç kimsenin içeriye girmesine izin vermiş olamazdı.

İşte o zaman kendime şu korkunç soruyu sordum:
Bütün bu geceler boyunca yanımdaki kişi kimdi allah aşkına?

Size bütün bunları çok hızlı anlattığımı hissediyorum, Beyefendiler.
Gülümsüyorsunuz, görüşlerinizi kafanızda oluşturmuşsunuz bile:
“Delinin teki bu.” Evine kapanmış, aklı yerinde, kendisi uyurken ortadan
kaybolmuş bir miktar suyu bir sürahinin camından seyreden bir adamın
heyecanını sizlere uzun uzun betimlemem gerekirdi.
Her akşam ve her sabah yenilenen bu işkenceyi, bu alt edilmez uykuyu
ve de giderek korkunçlaşan bu uyanışları size anlatabilmem gerekirdi.

Ama sözümü sürdürüyorum.

Birdenbire, mucize sona erdi. Artık odamda hiçbir şeye dokunulmuyordu.
Bitmişti. Zaten ben de kendimi daha iyi hissediyordum.
Neşem yerine gelmişti ki, komşularımdan birinin, M. Legite’in,
tamı tamına benim durumumda olduğunu öğrendim.
Bir kez daha yöredeki bir humma ateşinin etkisine inandım.
Arabacım, çok hasta durumda beni terk edeli bir ay olmuştu.

Kış geçmişti, baharın başlangıcıydı.
Bir sabah gülfidanları tarhımın yakınlarında dolaşırken, hemen yanımda,
en güzel güllerden birinin sapının, adeta görünmez bir el ona dokunmuş
gibi kırılıverdiğini gördüm, açık seçik gördüm bunu.
Derken çiçek havada kendisini bir ağıza götüren bir kolun çizeceği
türden bir eğri çizdi ve gözlerimin üç adım ötesinde, saydam havada,
tek başına, hareketsiz, öylece asılı kaldı.

Büyük bir korkuya kapılarak, onu yakalamak için üzerine atıldım.
Hiçbir şey bulamadım. Ortadan kaybolmuştu.
O zaman, kendime fena halde öfkelendim.
Aklı başında ve ciddi bir adama böyle sanrılar görmek yakışmazdı.

Ama bir sanrı mıydı acaba? Çiçeğin sapını aradım.
Onu hemen çalının üzerinde buldum, dalın üzerinde kalmış iki gülün arasında,
yeni kırılmış halde duruyordu. Çok net gördüğümü anımsıyorum: üç taneydiler.

Derken, ruhum alt üst olmuş halde eve döndüm.

Beni dinleyin, beyefendiler, sakinim; doğaüstüne inanmıyordum,
bugün de inanmıyorum. Ama o andan itibaren, yanımda, perili varlığını
hissettirdikten sonra beni terk eden ve sonra geri dönen,
görünmez bir varlıktan, gündüz ve gece kadar emin oldum.

Bir süre sonra da, bunun kanıtını ele geçirdim.

Önce, hizmetkârlarım arasında, her gün, görünüşte bin bir türlü sudan
nedenle ama benim için bundan böyle anlamı olan öfkeli tartışmalar patlak verdi.

Bir bardak, yemek odamdaki büfenin üzerinde duran güzel bir
Venedik bardağı, olduğu yerde güpegündüz kırıldı.

Oda hizmetkârı aşçıyı, o çamaşırcıyı, çamaşırcı da bilmem kimi suçladı.

Akşamleyin kapalı olan kapılar sabah açılıyordu.
Her gece kilerden süt çalınıyordu. Ah!

Neydi bu? Nasıl bir şeydi? Öfke ve korkuyla karışmış, sinir bozucu bir merak
beni gece gündüz aşırı bir gerginliğe sokuyordu.

Ne var ki ev bir kez daha sakin haline döndü;
ben de yeniden düşlere inanmaya başlamıştım ki şu anlatacağım şey oldu:
Günlerden 20 Temmuz, akşamın dokuzuydu.
Hava çok sıcaktı; penceremi tamamen açık bırakmıştım,
masamın üzerinde yakılı duran lambam,
Musset’nin “Mayıs Gecesi” şiirinin açık durduğu bir kitabını aydınlatıyordu;
üzerinde uykuya daldığım büyük bir koltuğa uzanmıştım.

Kırk dakika kadar uyuduktan sonra, hiç hareket etmeden
gözlerimi yeniden açtım, bilmediğim belirsiz ve tuhaf bir heyecan
beni uyandırmıştı. Önce hiçbir şey görmedim, sonra birdenbire kitabın
bir sayfası kendiliğinden çevrilmiş gibi geldi bana.
Pencereden esinti falan da girmemişti. Şaşırdım ve bekledim.
Aşağı yukarı dört dakika sonra, bir başka sayfanın sanki bir parmak onu çevirmişçesine kalktığını ve öncekinin üzerine kapandığını gördüm;
evet, kendi gözlerimle gördüm, beyefendiler.
Koltuğum boş görünüyordu, ama onun orada olduğunu anladım!
Onu tutmak, ona dokunmak, eğer mümkünse onu yakalamak için bir
hamlede odamı baştanbaşa arşınladım… Ne var ki koltuğum, daha ben
ona ulaşamadan, sanki biri önümden kaçmış gibi devrildi;
lambam da yere düşüp sönmüştü, camı kırılmıştı; sanki bir hırsız
kaçarken kendisini yakalayan pencereyi engellemek için şiddetle ileri itivermişti…
Ah!..

Kapı ziline doğru atıldım ve bastım.
Oda hizmetkârım göründüğünde, ona şöyle söyledim:

“Odadaki her şeyi devirip kırdım. Bana ışık getirin.”

O gece, bir daha uyumadım. Her şeye rağmen bir yanılsamanın
oyuncağı olabilmiştim. Uyanıkken de duyular bulanık kalıyor.
Bir deli gibi ileri atılarak koltuğumu ve lambamı yere düşüren ben değil miydim?

Hayır, ben değildim! Bir saniye bile kuşkulanmayacak kadar biliyordum
bunun böyle olmadığını. Bununla birlikte buna inanmak istiyordum.

Bekleyin. Varlık! Onu nasıl adlandıracağım?

Görünmez Şey. Hayır, bu yeterli değil. Ona Le Horla adını verdim ben.
Niçin? Hiç bilmiyorum. Böylelikle Le Horla beni bir daha hiç terk etmiyordu.
Gece gündüz bu ele geçmez komşunun varlığının ve
aynı zamanda da hayatımı saat saat, dakika dakika benden alışının
sürekli kati duyumuna sahiptim.

Onu görmenin olanaksızlığı beni yiyip bitiriyordu, aydınlıkta onu
keşfedebilirmişim gibi evimin bütün ışıklarını yakıyordum.

Sonunda, onu gördüm. Bana inanmıyorsunuz ama yine de gördüm onu.

Önümde bir kitap, oturmuştum; okumuyor, ama aşırı derecede gerilmiş
bütün organlarımla gözetliyordum, yakınımda olduğunu hissettiğim
şeyi gözetliyordum. Elbette, oradaydı. Ama nerede?
Ne yapıyordu? Ona nasıl ulaşılabilirdi?

Karşımda, direkleri olan eski meşe yatağım vardı. Sağımda şöminem.
Solumda özenle kapattığım kapım. Arkamda, her gün tıraş olmak,
giyinmek için kullandığım, önünden her geçişimde kendimi tepeden tırnağa
seyretme âdetinde olduğum çok büyük bir aynalı dolap.

Dediğim gibi, okurmuş gibi yapıyordum; onu kandırmak için,
çünkü o da beni gözetliyordu; ve ansızın, omzumun üzerine eğilip
kitabımı okuduğunu, orada olduğunu, kulağıma değdiğini hissettim,
bundan emin oldum.

Arkama öylesine bir hızla dönerek doğruldum ki az daha düşüyordum.
Şey… Orada her şey güpegündüz olduğu gibi görülüyordu…
ve ben kendimi aynada görmedim! Ayna boştu, netti, ışık doluydu.
İmge içinde değildi… Ve ben onun karşısındaydım…
Yukarıdan aşağıya büyük saydam camı görüyordum!
Ve buna şaşkınlığa uğramış gözlerle bakıyor, daha fazla ilerlemeye
cesaret edemiyor, onun aramızda durduğunu ve benden bir kez daha
kaçacağını ve algılanamayan bedeninin benim yansımamı emip
yok ettiğini hissediyordum.

Nasıl da korkmuştum! Sonra birdenbire kendimi aynanın dibinde,
bir pus içinde, yayılmış bir su katmanının arasından bakıldığında görülebilecek
bir pus içinde algılamaya başladım; bana öyle geliyordu ki bu su soldan
sağa yavaşça kayıyor, imgemi saniye saniye daha belirgin kılıyordu.
Tıpkı bir güneş tutulmasının sonu gibiydi. Beni gizleyen şey hiç de
net konturlara sahipmiş gibi görünmüyordu; tersine, azar azar
aydınlanan bir çeşit donuk saydamlığı vardı.

Sonunda, her gün kendime bakarken olduğu gibi kendimi tümüyle ayırt edebildim.

Onu görmüştüm. Korkusu bende kalmıştı; bu korku beni hâlâ ürpertiyor.

Ertesi gün buradaydım, beni burada tutmalarını rica ettim.

Şimdi, beyefendiler, sözlerimi sonuçlandırıyorum.

Doktor Marrende uzun zaman kuşku duyduktan sonra,
yaşadığım yörede tek başına bir yolculuk yapmaya karar verdi.

Şu anda komşularımın üçü de benimki gibi bu durumla yüz yüze. Doğru mu bu?

Doktor yanıt verdi: “Doğru!”

“Ortadan kaybolup kaybolmayacaklarını görmek için onlara her gece
odalarında su ve süt bulundurmalarını tavsiye ettiniz. Bunu yaptılar.
Bu sıvılar aynen bende olduğu gibi ortadan kayboldu, öyle değil mi?”

Doktor tumturaklı bir ağırbaşlılıkla yanıt verdi:

“Kayboldular.”

O zaman, beyefendiler, hiç kuşku yok ki çok geçmeden bizim çoğaldığımız
gibi çoğalacak olan bir Varlık, yeni bir Varlık yeryüzüne gelmiş bulunuyor!

Ah! Gülümsüyorsunuz! Niçin? Çünkü bu Varlık görünmez kalıyor.
Ama gözümüz, beyefendiler, öylesine basit yapılı bir organ ki,
varoluşumuz için elzem olan şeyleri güçlükle seçebiliyor.
Çok küçük olan ona görünmüyor, çok büyük olan ona görünmüyor,
çok uzak olan da ona görünmüyor. Bir su damlasında yaşayan milyarca
küçük varlığı bilmiyor. Komşu yıldızların sakinlerini, bitkilerini ve toprağını bilmiyor; saydam olanı bile görmüyor.

Onun önüne hiç sırsız bir ayna yerleştirin, onu ayırt edemeyecek ve
bizi bir evin içine girdiğinde başını camlara çarparak parçalayacak kuş
gibi aynanın üzerine atacaktır. Dolayısıyla, yine de var olan katı ve saydam
cisimleri görmüyor, bize hayat veren havayı görmüyor,
doğanın en büyük gücü olan, insanları deviren, binaları yıkan,
ağaçları kökünden söken, granit falezleri çökertip su dağları
şeklindeki denizi kabartan rüzgârı görmüyor.

Kendisinde hiç kuşkusuz ışınları durduracak yegâne özellik eksik olan
yeni bir cismi görmemesinde şaşılacak ne var peki?

Elektriği algılıyor musunuz? Siz algılamasanız da var elektrik!

Le Horla adını verdiğim bu varlık da var.

Kim bu varlık? Yeryüzünün insandan sonra beklediği şey, beyefendiler!
Bizi tahtımızdan indirmeye, bizi köleleştirmeye, bizi evcilleştirmeye,
belki de biz sığırlarla ve yaban domuzlarıyla nasıl besleniyorsak
bizimle beslenmeye gelen şey.

O yüzyıllardır hissediliyor, ondan korkuluyor, onun varlığı bildiriliyor!
Görünmez olandan korku, atalarımızın zihninden oldum olası çıkmamıştır.

O geldi.

Bütün peri masalları, yer cüceleri, ele geçmez ve kötücül
hava mahlûkatı bize ondan söz ediyordu, kaygılı ve önünde tir tir titreyen
insan hep onu dillendiriyordu.

Ve birkaç yıldır sizin bütün yapıp ettikleriniz, beyefendiler,
hipnotizma, telkin, manyetizma adını verdiğiniz şeyler…
Sizler onu anons ediyorsunuz, onun mesajını veriyorsunuz!

Size onun geldiğini söylüyorum.
İlk insanlar gibi etrafta kaygıyla dolaşıyor kendisi,
henüz gücünü ve kuvvetini bilmiyor, ama yakında,
çok yakında bu gücü ve kuvveti tanıyacak.

Ve işte son olarak, beyefendiler, elime geçen,
Rio de Janeiro kaynaklı bir gazete kupürü. Okuyorum:
“San Paulo eyaletini bir süredir bir çeşit çılgınlık salgını kasıp kavuruyor.
Birçok köyün sakini topraklarını ve evlerini arkada bırakarak kaçtılar;
bu insanlar uykuları sırasında aldıkları nefeslerle beslenen ve
bunun dışında sadece su ve bazen de süt içtikleri söylenen
görünmez vampirler tarafından izlenip yendiklerini ileri sürüyorlardı!”

Şunu ekliyorum: Beni az daha ölecek hale getiren hastalığa
yakalanmadan birkaç gün önce, evimin önünden
Brezilya bayrağı çekmiş üç direkli bir geminin geçtiğini çok iyi hatırlıyorum.
Size evimin su kenarında bulunduğunu…
bembeyaz boyalı olduğunu söylemiştim…
Görünmez Varlık hiç kuşku yok ki bu gemide gizlenmişti.

Ekleyecek başka sözüm yok, beyefendiler.

Doktor Marrande ayağa kalktı ve mırıltılı bir sesle şöyle dedi:

“Benim de yok. Bu adamın deli olup olmadığını ya da
ikimizin birden deli olup olmadığımızı bilmiyorum… ya da…
bizi izleyecek olan şeyin gerçekten gelip gelmediğini…”

Le Horla, Guy De Maupassant (Ayrıntı Yayınları - Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu)Le Horla, Guy De Maupassant (Ayrıntı Yayınları - Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu)