Bazı kitaplar, seni okumazdan önce çoktan seni bilir. Uçurtmalar da benim için öyleydi. Sayfalarını açmadan önce bile içinde bir rüzgâr vardı; tanıdık, çocukluğumdan kalma bir esinti. Belki bir mavinin hatırası, belki de birini sevmekten hiç vazgeçmeyen tarafımın sesi. Romain Gary, savaşın ortasına bir aşk bırakmış; ben o aşkın etrafında dönüp duran bir gölge gibi hissettim kendimi.
Bu kitap bana aşkın bir “duygu” değil, bir varlık biçimi olduğunu hatırlattı.
Sevdiğin birini kaybetmek, aslında onun yokluğunda da yaşamayı öğrenmekmiş.
Ludo’nun Lila’ya olan sevgisinde bulduğum şey, bir kadına duyulan özlem değildi sadece; hayata, insana, iyiliğe tutunmanın bir biçimiydi.
Aşk burada bir sığınak değil, bir sınavdı.
Ve bazen, insan birini sevdiği için değil, o sevgiye hâlâ inanabildiği için hayatta kalıyordu.
Gary’nin cümleleri, sessizlikle yazılmış gibiydi.
Bazı kelimeler o kadar ağırdı ki, onları okurken içimde bir yankı oluştu.
Aşk, orada bir itiraf değil, bir direnişti.
Birini sevmek, onunla yaşamak değil; onun varlığını savunmaktı.
Savaşın, kaybın, karanlığın ortasında bile kalbinde bir “mavi” saklamaktı.
Ve ben o maviyi bulmak için bu romanı yavaşça, defalarca okudum.
Gary’nin dünyasında hiçbir duygu tam değil.
Ne aşk tamamlanıyor, ne umut bitiyor.
Her şey yarım; ama insan zaten biraz yarım değil mi?
Siyah ve beyazın arasında kalan gri bir alanda yaşayıp duruyoruz hepimiz.
Ludo’nun uçurtmaları o gri gökyüzüne salınırken, ben düşündüm:
Belki de insan sevdikçe değil, hatırladıkça insan kalıyor.
Birini unutmaya çalışmak, aslında onu başka bir biçimde yaşatmakmış.
Roman boyunca içimde hep aynı cümle dolaştı:
“Birini sevmek, onun gitmesine izin verirken bile kalbinde yer açabilmektir.”
Ludo bunu yapıyor.
Sevdiği kadının hatırasını bir yük gibi değil, bir ışık gibi