Adı:
Uyku Sersemi
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
180
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750522611
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
“Demir kaydıraklardan boşaltılan taşlar, tuğlalar, beton parçaları, camlar, çerçeveler. Önce gökyüzünü yırtarak gelen bomba sesi. Süratle yaklaşan, huzursuzluk yüklü uğultu. Ve yükün demir konteynerlere inmesiyle şiddetli patlama. Sonra yeniden aynısı. Sonra yine. Beton bombardımanı altında bir şehir. Yıkılan mahallede döne döne dans edenler. Çifler halinde. Hep aynı figürlerle. Moral bozucu bir ciddiyetle. Gözlerimi kapadım. Koyu yeşil kanepeye uzanmış, inşaat gürültülerini dinleyerek Elif’i bekliyordum.”

Kanser gibi büyüyen, başkalaşan şehir ve o şehir hakkında kitap hazırlamak isteyen genç bir editör. Daha dün “burada” olan ve hepsi birer hatıraya dönüşen evler, sokaklar, kitapçılar. Dipten gelen inşaat uğultusu... Günbegün gerçeklik algısını yitiren, çevresini, sesini ve en sonunda yüzünü tanıyamayan bir Kahraman...

Hakan Bıçakcı, kaybolan maziyi, vinçleri, kamyonları, sahte ay ışığını, uykusuzluğu, kötü rüyaları anlatıyor. Görünmez elin hırsla yırttığı sayfalar...

Uyku Sersemi, kayıp bir şehir rehberi. Bir yıkım günlüğü.
İstanbul'a bir ağıt olmasının yanısıra, bir insanlık ağıtı da diyebilirim. Hatta aynı zamanda her şeyin bu kadar otomatikleşmediği, sunileşmediği, çabuk tüketilmediği, yitip giden güzelim zamanlara da...

Hakan Bıçakçı öyle sakin sakin anlatmış ki çoğumuza bezginlik vermiş, nereye gitsek peşimizi bırakmayan inşaat seslerini, yavaş yavaş betona gömülen bir şehrin arkasından ağlama çağrısı okuduğumuzu hissediyoruz.

Kalabalık, gürültü, birbirimize nefes alacak fırsatı tanımayan hırslarımız, yorgunluğumuz, bıkkınlığımız... Zamanla olduğumuzu sandığımız insana bile yabancılık hissetmemiz...

Kitabın ana karakterinin tarihi İstanbul'un, tarihi mekanları üzerine bir kitap yazmak istemesi ile başlayıp kitabın içinde yer alacak olan mekanların bir bir kapanıp tarihe karışması ya da yerini bir bir yeni trend mekanlara bırakması üzerine ilerleyen bir kitap.

Bir yeri vardı kitabın, spoiler olmasın diye yazmayayım fakat okuyanlar verdiğim örnekten anlayacaktır neresi olduğunu, bu kısmı okurken çocukluğumda ölen muhabbet kuşumu annemle bahçemize gömdüğümüz geldi aklıma, benim gözyaşlarım eşliğinde. Sonra da bundan yıllar sonra ölen japon balığımızı çöpe atışımız... Bu kısım kitabın en üzücü kısmıydı sanırım benim için.

Bu ilk Hakan Bıçakçı kitabımdı. Hüzünlü buldum kitabı biraz ama bu hissi de sevdim aynı zamanda.

Kitapta adı geçen bir sürü müzik ve film ismi var, yazardan tavsiye niteliğinde. Hatta karakterin belirli bir tema üzerine film listesi yapması çok hoşuma gitti. Ben de en kısa zamanda kendi listemi oluşturmaya karar verdim.

Kendinizden, yaşadığınız muhitten, kendi cevrenizden mutlaka bir parça bulabileceğiniz bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim.
20. yüzyıl şehirlerin yüzyılıydı. Tüm dünyada insanlar yığınlar halinde kırsaldan şehirlere aktı. Bu yığılma karşısında şehirler, büyüdü, şişti ve kocamanlaştı. Bu durumda dünyada şehirler ikiye ayrıldı; Bu büyümeyi organize edebilen ve kent kimliklerini koruyup güçlendiren şehirler ile bu büyümeyi organize edemeyen, kimliklerini yitiren şehirler. Ülkemizdeki şehirler ne yazık ki bu konuda oldukça başarısız oldu. Bu hususta başı İstanbul çekti.

Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Uyku Sersemi”nin başkarakteri her ne kadar Kahraman Kara gibi gözükse de, asıl başat ve gizli karakter İstanbul. Çünkü “Uyku Sersemi” kentsoylu bir roman. Her bir kelimesinden, satırından, paragrafından ve sayfasından kentlilik akıyor. Ama sayfalardan akan şey aynı zamanda, kentin, bu kitap özelinde İstanbul’un kaybolan kimliği. Her bir sayfada yitip giden, yok olan kent kimliğini takip ediyoruz.

Kahraman Kara, lise yıllarından beri, hayatında temas ettiği her şeyi listeleme alışkanlığına sahip bir karakter. Filmleri, müzikleri konularına göre listelediği gibi, yaşadığı şehre karakter veren uğrak noktalarını da listeliyor. Ve romanın başında, görüştüğü bir yayınevi, bu listeyi bir şehir rehberi kitabına dönüştürmeyi kabul ediyor. Bu kitapta, şehrin en önemli ama beraberinde belli bir ruhu da barındıran kitapçıların, lokantaların, sinemaların, tiyatro salonlarının, tarihi pastanelerin, kendine has meyhanelerin, esnaf lokantalarının, plakçıların, antikacıların, müze ve galerilerin yer alması planlanıyor. Ancak bu yerler için bazı kriterler de var. Örneğin sinemalar AVM içinde yer almayacak, tüm yerler belirli bir tarihi birikimi, bir hikayeyi bünyesinde barındıracak.

Kitap ve beraberinde getirdiği sorunlar, yayınevinin projeyi kabul etmesinden sonra başlıyor. Çünkü kitapta olması planlanan yerlerin ya kapandığı ya da kapanmaya hazırlandığı ortaya çıkmaya başlıyor. Şehir rehberine girmesi planlanan, kitapçılar parfümericiye, pastaneler bijutericiye, kafeler butiğe dönüşüyor. Tüm bu gelişmelere, ana karakterin yaşadığı ortamlardaki kentsel dönüşüm çalışmaları, yıkılan eski binalar, inşa edilen yeni binalar kısacası büyük bir beton yığını eşlik ediyor. Romanın sonunda kitap projesi de ters yüz edilip, farklı bir formata bürünüyor.

Hakan Bıçakcı'nın yumuşak ve naif bir tarzı var. Eserlerinde aksiyon, koşturma ve hız yok. Her şey oldukça yavaş ilerliyor. Sakin bir anlatımı var. Ama bu sakinlik koca bir devinimi, kentsel çalkantıları, alt üst oluşları gayet iyi aktarıyor. Yazar, İstanbul'un kaybolan kimliğini, geçmişini, hafızasını kaybetmesini, ana karakter Kahraman Kara’nın günlük yaşamı ile de özdeşleştiriyor. Kahraman Kara, kendi yaşamında da yüzünün ve sesinin yavaş yavaş değiştiğini ve başka bir karaktere dönüştüğünü gözlemliyor ve bu dönüşüm onu tüm aile ve dostluk ilişkilerinden koparıyor.

Bir insanın yüzü ve sesi, onun kimliği adına son derece belirleyici unsurlar. Yüzünüz ve sesiniz değiştiğinde ne kadar aynı siz olabilirsiniz? Yüzü değişen bir insan için, çevresindeki kişilerin ona aynı kişi gibi davranmaya devam etmesi oldukça zor olabilir. Kahraman Kara için de bu durum geçerli olmaya başlıyor. Bu noktada, romanda insan yüzü ile kentin yüzü arasında kurulan paralelliği gözlemliyoruz. Kentin yüzünü oluşturan meydanların, yolların, dükkânların, işletmelerin, binaların hızla değişmesi de, kentin karakterinde benzer bir değişim yaşatıyor. Oysa her şehir büyür ve değişir. Ancak özellikle tarihi şehirler, ona karakter veren tarihi merkezlerini olabildiği müddetçe korumaya, hatta gerekirse yüzyılların izini ön plana çıkamaya çalışırlar. Oysa İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm şehirlerinde hızlı bir kimlik yitimi mevcut ve beton kentin her yerini istila ediyor. Hem de bunu, özellikle muhafazakar olduğunu iddia eden bir iktidarın yönetiminde gerçekleştiriyor. Bu da özellikle üzerinde durulması gereken bir durum.

Hakan Bıçakcı'nın çok yalın bir dili var. Kelimeleri zorlamıyor ama basit kelimelerden ince bir mizah üretebiliyor. Yaşamı giderek hızlanan ama hızlandıkça yıpranan, değerlerini yitiren şehirleri, "yavaş roman" tarzı ile gayet güzel aktarmış. "Uyku Sersemi" uyku getiren sakin hali ile insana iyi gelen bir roman. Kedi Berna, temizlikçi Serap, sevgili Elif, Alzheimer babaanne o kadar sıcak ve naif karakterler ki, romanın hiçbir sayfasında eksik olmasını istemiyorsunuz. Tüm bu karakterlerle, Kahraman Kara’nın diyalogları oldukça keyifli. Örneğin Elif’in vejetaryenliği üzerine Kahraman’ın ona Hitler’in de vejetaryen olduğunu söylemesi gibi. Diyaloga sevimliliği veren esas nokta ise Elif’in cevabı; “Yuh, iki köfte yemek için amma kastın.”

Kitabı bir müzik ve film kitabı olarak da değerlendirmek mümkün. Kitap boyunca Kahraman’ın zihninde oluşan, konularına göre müzik ve film listelerini takip ediyoruz. Açıkçası ben bu listelerden bazılarını kendi listeme ekledim. Hatta bazı şarkıları kitap eşliğinde dinledim.

Hakan Bıçakcı 40 yaşında bir yazar ve bugüne kadar yedi romanı ve üç öykü kitabı yayınlanmış. Kitap sayısı verimli olduğunu göstermekle birlikte, kitapların tarzı ve derinliği kendi tarzını geliştirebildiğini ispatlıyor. Külliyatı daha dikkatli takip edilmesi gereken bir yazar olmaya doğru ilerliyor.
#kitapagacisabitfikirkulubu ile okuduğumuz mart ayı kitabımız Uyku Sersemi'ni her fırsatta sıkılmadan okudum. Ama 'Ay çok merak ediyorum acaba ne olacak' şeklinde merak uyandıran bir okuma olmadı benim için.. Yazarla tanışma kitabım oldu ama güzel bir başlangıç oldu benim adıma.. Kentsel dönüşümü kendi hayatı ile bağdaştırıp, kendi sesini ve simasını tanıyamaması gerçekten çok ilgimi çekti.. Bir şehir rehberi hazırlamaya çalışan yazarın gün be gün şehrin asıl mekanlarını kaybetmesine tanık oluşu asılda kendini kaybetmesine, sevgilisinin bile onu o şekilde gördüğüne inanmasına ve en sonunda da delirmesine neden oluyor.. Son bölümde ise yerleştiği terk edilmiş lüks villalar ise bence şu an ki insanlığımızın bir özeti.. Özellikle Berna'yı gömecek bir avuç toprak bulamaması ve çöp konteynırına atması beni çok üzdü Tam ülkemizin keşmekeşi.. Babaannesi ile olan diyalogları, İstanbul'un gittikçe değişen yüzü, bir dükkanın tutunamayan kiracıları/alıcıları beni çok etkiledi; çok doğru tespitlerle anlatmış.... Rüyada mı gerçekte mi hali çok anlamlı, çünkü bende hep yaşadığım olaylara göre görürüm rüyalarımı yada gördüğüm rüya gerçeğim olur.. "Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir" tanıtım cümlesi cuk oturmuş "İstanbul Kitabı"na..
Bence şu an ki hayatımızı ve kitabı özetleyen kısım ise: "Reçetede stresten uzak durmak gibi günlük hayatta karşılığı olmayan saçmalıklar vardı. Şehrin merkezine yakın, şehrin hayatının stresine uzak; galoşların mavisiyle marulların yeşilinin buluştuğu noktada, amatör dans manzaralı, yepyeni bir yaşam alanı!" Yazısıdır.
Uzun süredir İstanbul'da yaşayan biri olarak iç sıkıntımı, yol yorgunluğumu, beton,asfalt, çimento ve diğer yapı malzemelerine nefretimi bir kez daha gün yüzüne çıkarmış bir kitap. Bir kendini tanıyamamazlık hikayesi.
Kitabı sevmemdeki başlıca unsur tabiki de vurgulanmak istenen nokta oldu: Kentsel dönüşüyoruz, kentsel dönüşeceğiz!
Hayır.
Kentsel dönüşemiyoruz. Her yer inşaat cesetleri ve çimen öksüzlüğüyle kaldı, kalmaya devam ediyor.
Havası pis, insanı yorgun bir şehir oldu burası. Bunu görmezden gelenlere güzel bir tokat bu kitap.

Yazarın yayımlanan son kitabı, 2017 senesi içerisinde okurla buluşmuş. Yani aslında daha dün yazılmış. Anlatılanlar, anlatılma biçimi sanki çok tanıdık bir şeyler okuyormuşsunuz hissiyatı yaratıyor. Belki de birazcık şu sosyal medyanın oluşturduğu dizüstü edebiyatı kavramına yaklaşıyor bu eser, benim gözümde. Edebi bağlamda dişe dokunur bir şeyler yok. Ancak karakter psikolojisini güzel yansıtıyor.

Hakan Bıçakcı'dan okuduğum ilk eser ve bununla beraber diğer kitaplarını da okuma hevesindeyim. Diğer kitaplarında da gördüğüm kadarıyla kapak tasarımları da oldukça ilgi çekici.
Belki de Hakan Bıçakcı'nın en iyi kitabı. Çok güzel demlenmiş, yüreğinden süzülmüş ve bize ulaşmış.

Gerçekler ile hayal/fantezi ögeleri öyle güzel dengelemiş ki o dengenin iki ucunda okur da gidip geliyor karakter ile birlikte

Bıçakcı'yı okumak büyük zevk.
Bir kitap yazıp bu kitabın yazılış serüvenini anlatan bir kitap.Bunun yanında İstanbul ortamından bahsedilen eser.

Beklentimin biraz altında kalsa da hakan Bıçakçı hem iyi bir anlatıcı hem de başarılı bir kurgu üstadı. Eleştiri getirdiği konularda tekrara düşmek yerine daha açık anlatabilse daha iyi olurdu.
Hakan Bıçakcı'yı çok merak ediyordum ve ilk kez kısa öykülerden oluşan BEN TEK SİZ HEPİNİZ kitabı ile tanımış ve maalesef çok sevememiştim. Bir arkadaşımın "Önce Uyku Sersemi'ni sonra da Doğa Tarihi'ni oku" önerisine şu an sonsuz teşekkür ediyorum.

Bayılarak okudum.

Kitabın ana karakteri KAHRAMAN KARA, "İstanbul Rehberi" isimli İstanbul'un önemli mekanlarını anlatacak bir kitap hazırlığı yapan bir yazar. Kitabın yayınlanması konusunda yayınevi ile anlaşma yapıp çok mutlu olduğu "Mutlu Son" bölümü ile başlıyor roman. İstanbul'un kentsel dönüşüm gürültüsü eşliğinde kahramanın ruhsal çöküşünü okuyoruz. Müthiş bir kayışı koparma hikayesi.

Bir süredir kitapları okurken zihnimin arka planında "nasıl yazılmış, nasıl yazılmış" diyen biri var. bu kitabı okurken de iki de bir konuşup durdu. Özellikle bir sahne var. Kahraman'ın evinin karşısındaki Dans okulunun penceresinden gördüğü ve ona tanıdık gelen birinin bakışmasının anlatıldığı bir paragraf. Bir kaç defa okudum, öyle güzel bir sahne ki... Yazıp kalemi bırakıp bir sigara yakmıştır diye düşünerek:)

Mutlaka okuyun, çok ince geçilen ayrıntılarla bezeli, çok sade yazılmış, çok keyifli bir romandı.

Keyifli okumalar
İnsanlık eski şarkılardan sıkılmıştı ama daha iyilerini de üretemiyordu. Her yerde çalan cover albümler hayat kurtarıyordu.
Hakan Bıçakcı
Sayfa 34 - İletişim Yayınları
Tavşan etli kedi maması alan insan, hayvansever midir? Yoksa bu da ırkçılığın bir türü mü?
Hakan Bıçakcı
Sayfa 59 - İletişim Yayınları
Tam karşıdaki binanın girişindeki manavın dışında sergilenen marulların manzarası, betonarme sokağın yegâne yeşil alanı.
Hakan Bıçakcı
Sayfa 27 - İletişim Yayınları
Doktora hevesli diye mi gidersin, konusuna hakim diye mi? Ya da tamiriciye, avukata? Eve temizlikçi alacaksın mesela. Güler yüzle, neşe içinde kötü temizlik yapanı mı alırsın, asık suratla iyi temizlik yapanı mı?
Hakan Bıçakcı
Sayfa 81 - İletişim Yayınları
Herkesin telefonu aynı şekilde çalıyordu. Herkes telefonunu aynı şekilde açıyordu. Herkes telefonda aynı şeyleri konuşuyordu. Herkes telefonunu aynı şekilde kapatıyordu
Sana söyleyeyim, sadece ahmaklar işte samimiyete ve hevese önem verir. Önemli olan tutarlılık ve işini düzgün yapmak.
Hakan Bıçakcı
Sayfa 81 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uyku Sersemi
Baskı tarihi:
Ekim 2017
Sayfa sayısı:
180
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750522611
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
“Demir kaydıraklardan boşaltılan taşlar, tuğlalar, beton parçaları, camlar, çerçeveler. Önce gökyüzünü yırtarak gelen bomba sesi. Süratle yaklaşan, huzursuzluk yüklü uğultu. Ve yükün demir konteynerlere inmesiyle şiddetli patlama. Sonra yeniden aynısı. Sonra yine. Beton bombardımanı altında bir şehir. Yıkılan mahallede döne döne dans edenler. Çifler halinde. Hep aynı figürlerle. Moral bozucu bir ciddiyetle. Gözlerimi kapadım. Koyu yeşil kanepeye uzanmış, inşaat gürültülerini dinleyerek Elif’i bekliyordum.”

Kanser gibi büyüyen, başkalaşan şehir ve o şehir hakkında kitap hazırlamak isteyen genç bir editör. Daha dün “burada” olan ve hepsi birer hatıraya dönüşen evler, sokaklar, kitapçılar. Dipten gelen inşaat uğultusu... Günbegün gerçeklik algısını yitiren, çevresini, sesini ve en sonunda yüzünü tanıyamayan bir Kahraman...

Hakan Bıçakcı, kaybolan maziyi, vinçleri, kamyonları, sahte ay ışığını, uykusuzluğu, kötü rüyaları anlatıyor. Görünmez elin hırsla yırttığı sayfalar...

Uyku Sersemi, kayıp bir şehir rehberi. Bir yıkım günlüğü.

Kitabı okuyanlar 50 okur

  • Kibele
  • Büşra Topaloğlu
  • Zeynep Yavuz
  • Emel Çeçen
  • Rengin Gönenç Yüksel
  • Çağrı Deniz
  • Nisa Bülbül
  • burdayız yapayalnız
  • Kapı Zili
  • Gamze Bir

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%4 (1)
9
%28 (7)
8
%24 (6)
7
%20 (5)
6
%12 (3)
5
%8 (2)
4
%0
3
%0
2
%4 (1)
1
%0