Fransız banliyölerinden birindeki yoksul, işsiz, bulunduğu yerde yabancı bir aileyi ve bilmediklerini öğrenmek istemediği için okula gitmeyi reddeden Ernesto’yu anlatarak başlıyor Duras. Dediğine göre orda o ev, o aile ve o çocuklar gerçekten varmış. Gerçeği alıp mantıksal argümanları ters yüz ederek, felsefeyi, dini düşünceyi, varoluşu ironi ve melankoliyle sararak, absürt, anlamı kayıp, sonu belirsizliklerle dolu bir kitap yazıyor. Biz de okuyup, günlük belamızı buluyoruz. Yok yok, kibarlığın alemi yok, vallahi buluyoruz. Hatta cebimize koyduklarımız bizi birkaç hafta götürmeye yetiyor. Öyle.
Anne ve babanın nereden geldiği belirsiz. Bu belirsizlik, kimliğini bulamama, ne olduğunu bilememe daha baştan sayfalara yapışıyor. Ve siz çevirdiğiniz her sayfada parmaklarınıza bulaşan belirsizlikle okumaya alışıyorsunuz. Sayfaları çevirirken elini ağzına götürme alışkanlığı olanlara belirsizlik denizinde yüzmeyi vadediyor Duras.
— — —
-İroni başımızın tacı, yüreğimizin kurdu-
Anne ve babanın fiziken orada oldukları halde kayıp oldukları hissi, çocukların anlamını bilmedikleri halde anladıkları terkedilmişlik ve yanlızlıkla sarmalanıyor. Babalarıyla kahkaha atan, anneleriyle konuşan çocukların anne babasızlığına üzülürken buluyorsunuz kendinizi.
— — —
-Mitler, gözümüzün nuru, olmazsa olmazlarımız-
Bodrumda buldukları yanık kitabı okuyor Ernesto çocuklara, okumayı bilmediği halde. Sözcüklerin her biri hissedilen, kavranabilen başka sözcüklere gönderme yapan varlıklara dönüşüyor. Kelimelere bir anlam yükleyip, anlamsızlığın içinde yuvarlayarak eski Kudüs krallarının, Davud’un hikayelerini anlatıyor. Hani şu, Ahd-i Atîk’te “kızıl, kırmızı yüzlü, güzel gözlü ve hoş bakışlı” diye tanımlanan Davud.
-Ne tesadüf ki, anne ve çocukları da tıpkı Davud gibi kızıl, kırmızı yüzlü ve