• Bibliyomani, kitap hastası olan kimseler için kullanılan tanımdır. Flaubert'in ilk metni olan bu hikaye yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılmış. Bir nefeste okuyup bitireceğiniz kitap size kitap hastası olan kişileri gözünüzde canlandırmanızı sağlayacaktır.

    Eğer hayatınızda gerçek bir sahafla tanışmışsanız ya da sahaflardan çıkmayan bir kimseyle o zaman bu hikayede anlatılanları yaşayarak okursunuz.
    Bu kitap, kitaplarla hemhal olan, kitaplara aşırı kıymet veren kimseleri daha iyi anlamanıza yardımcı olacaktır. Baskısı olmayan, nadir bulunan ve yıllara meydan okurcasına hala varlığını sürdüren kitaplara sahip olmanın mutluluğunu yaşayan kimseleri göreceksiniz bu kitapta. Mesela eski kitap kokusunun bir insanı nasıl mutlu ettiğini, kıymetli bir kitabını kitaplığının baş köşesine koyup karşısına geçerek keyifle Türk kahvesini höpürtederek içen bir adamın mutluluğunu anlamalısınız. Ya da mezatlarda bir kitap için maaşını sahafa veren adamın sevincini... En yakın arkadaşıyla bir kitap için kavga edip dostluğunu bitiren kimsenin hıncını... Kitaplığından bırakın kitap vermeyi kitaplığına yaklaşıldığında dahi yırtıcı bir kuş gibi saldırgan olan adamın kitapları sahiplenişini... Kitaplığına; "‪Kim ki bir kitabı sahibinden çalar; ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşı kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken cehennemin alevleri yutsun onu." gibi dualar yazıp asan adamın kinini anlayan bilen veya yaşayanlar kitapta anlatılanları daha iyi anlarlar. Bu konuyla ilgili Mustafa Kutlu'nun Mavi Kuş kitabındaki karakterlerden Doktor Yahya'yı da anmak gerekir. Karısı, "ya kitapların ya ben" dediğinde hem karısını boşamış hem kitaplarını satmış bir bibliyomaniydi Doktor Yahya. ‬

    ‪Ve ben, bir bibliyomani olma yolunda ilerliyorum inşallah Bir de şunu not etmek gerekir; bibliyomani olan kimse kitabı okumaktan çok onu elde etmekten haz alır. Kitaplığımda beş yüze yakın kitap varsa bunun anca üçte birini okumuş, üçte biri yarım kalmış ve üçte biri de okunmayı bekliyordur. Tabi ilk baskı, imzalı veya eski basım kitaplarımın kapağını açmaya kıyamıyorum. Olur ya sayfaları açılır, bir yerinden yırtılma olur yüreğime inme iner. Allah korusun... ‬
  • Kitaplarla, yani bir çeşit masal dünyası ile hayatı karıştırıyorum eskisi gibi. Galiba gittikçe de düzeltilemez oluyorum bu konuda. Masalın nerede bittiğini,hayatın nerede başladığını farkedemiyorum. Bazen suratıma bir garip bakıyorlar, o zaman uyanır gibi oluyorum.
    Oğuz Atay
    Sayfa 370 - İletişim yayınları
  • Az biraz beğendiği bir şeyi hemen hayatının enler listesine koyan biri olarak, daha önce herhangi bir kitabı böyle bir listeye koyamamıştım. Nihayet ilk kitabımı buldum. Gönül rahatlığıyla, hayatımda okuduğum en iyi kitap ilan ediyorum 'Saatleri Ayarlama Enstitüsünü'.

    Bu metni okuyan birisi, bu giriş cümlelerinden sonra doyurucu bir inceleme yazısı bekleyecektir. Haliyle bu beklentisi karşılıksız kalacaktır. 'En' özendiğim şeylerden birisi, bir kitabı okuduktan sonra, hele de kitabı çok beğendiysem, o kitabı alıp sayfalarca inceleyebilmektir. Bazen 1k'da bir kitaba yorumumu bıraktıktan sonra okurların incelemelerine bakıyorum. Bakar bakmaz gidip kendi yorumumu silmek istiyorum. Çünkü çoğu zaman yorumumumdaki kitapla ilgili tek cümle "Sade anlaşılabilir cümlelerden oluşan..." olurken, diğer bir okur yazarın yazma tekniğinden, incelediği konu hakkında eksik yazdıklarına kadar her bir şeyi tespit edip, yazmış oluyor. Bakınız bu metindeki 2. paragraf da bitmek üzereyken, hâlâ kitapla ilgili bir cümle kurmadım.

    Kitap, sade anlaşılabilir cümlelerden oluşmuyor tabiki. :) Aksine kitapta çok fazla Osmanlıca kelime vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısını okurken sık sık sözlüğe bakmak zorunda kaldım. Tuhaf bir şekilde kitabın ortalarından sonra akıcı bir şekilde okumaya başladım. Osmanlıca kelimeler mi azaldı, yoksa hikayeye kapılınca kelimelere mi daha az takılıyor insan, anlamadım. Kürk Mantolu Madonna'yı okurken hemen hemen aynı durumu yaşamıştım. Belki de bu Cumhuriyet dönemi edebiyatına özgü bir durumdur. 'Filhakika' bu dil kullanımının ayrı bir lezzeti var. Cümleler daha bir tatmin ediyor insanı. Sanki bunları okurken Türkçe'nin kendine özgü lezzetini, insan daha çok tadıyor gibi geldi bana. Metin daha ciddi, daha saygın gibi geliyor. Pop müzik ile Türk Sanat Müziği arasındaki fark gibi. Pop müzik hoştur, fakat mesela Müzeyyen Senar ayrı bir dünyadır.

    Olay bazlı bir çok kitapta, bir çizgi vardır. Yazar kitabın başlarında bize yemler atar. Kişileri tanıtır, konuşturur. Bir süre sonra olayları az buçuk tahmin etmeye başlarız. Çünkü kitabın ortalarında bazı karakterlerin, bazı olayların sadece bu sonu hazırlamak için konulduğunu anlamaya başlarız. Kitabın başarısı da bunu bize fark ettirmemesiyle ölçülür. Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi olay bazlı bir kitapta ise yazar büyük bir özgüvenle kitabın sonunu neredeyse başta söylüyor. Fakat karakterler ve olaylar o kadar güçlüki, bu durum, kitaptan aldığınız tada hiçbir zarar vermiyor.

    Türkiye'nin modernleşmeye başladığı yılları, temelde kadınlar olmak üzere insanların yaşama biçimlerindeki değişimler gibi bir sürü farklı konu ele alınıyor. Bunları tahlil edecek bilgi birikimim yok. Fakat çok güzel ele aldı onu biliyorum. :)

    Sonuç olarak okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Sadece ilk yarısında olay biraz karışık gittiği için zorlanabilirsiniz. Sakın yarım bırakmayın.

    ---Sadece kitabı okuyanlar için (Spoiler içerir)---

    Ya abi, ne mükemmel kitap değil mi? :) Tıpkı Hayri İrdal gibi başta bu enstitü gereksiz diye düşünürken, ben de bu SAE'nin gerekli bir şey olduğuna inandım bir ara. Halit Ayarcı beni de inandırmıştı. Hatta itiraf edeyim, internette aradım bir ara bu SAE gerçek mi diye.

    Bazen 1k'da ofise yemek getiren abiler soruyor, bu 1000Kitap ne işe yarıyor, kitap mı satıyorsunuz diye soruyorlar. Yok diyorum. Sitemiz uygulamız var, kitap sosyal ağı vs diyorum. "Hm, oradan kitap mı okunuyor" diyorlar yok diyorum. Sonra da "hmm" diyerek gidiyorlar. Allah bilir içlerinden "bu manyak kitaplarla kafayı yemiş sanırım" diye düşünerek gidiyorlar. 1k'yı muhtemelen alakasız bir şekilde SAE'ye benzettim. Kitap satmıyoruz, kitap da okutmuyoruz ama çok işe yarıyoruz. :)

    ---Sadece kitabı okuyanlar için (Spoiler içerir)---
  • Kitaplarla - kitap okumakla ilgili sevdiğiniz bir sözü yazarmisiniz?
  • Fahrenheit 451 yeni bitirdiğim bir kitap değil. Ama bunu önermesem eksikliğini hissedeceğimi düşündüm.⬇️
    Fahrenheit 451 bir bilim kurgu kitabı. Anlatılan olay günümüzden 500 yıl sonrasında ve distopya bir dönemde geçiyor. Yanmayan evlerin icadından sonra... Evlerin yanmıyor oluşu itfaiyecilere yeni bir görev verilmesine yol açıyor: kitap yakmak. Ayırmadan, ellerine geçen tüm kitapları yakmakla görevlendiriliyor itfaiyeciler. Ve olay bir itfaiyeci olan Guy Montag üzerinden gelişiyor:
    “Guy Montag 10 yıl boyunca kitap yakan bir itfaiyeciydi ve sorgulamayan birisiydi. Soruları olmadığı için haliyle cevapları da yoktu. Ta ki 17 yaşında meraklı ve soru sormayı ona hatırlatan bir kızla tanışana kadar...”
    Ray Bradbury televizyonun edebiyata olan ilgiyi azalttığını, hatta edebiyatı öldürdüğünü söylüyor. Ki kitabın içerisinde televizyonla ilgili yaptığı göndermeler de bunun bariz bir sonucu. Okurken başlarda itfaiyecilere kitapları yaktıkları için sinirlendim. Fakat okumayan, düşünmeyen bir toplumu devletin kendisinin yaratmadığını; başlarda kitaplarla ilgili bir kısıtlama olamamasına rağmen kitap okumamayı seçenlerin yine insanların kendisi olduğunu öğrenince kızgınlığım üzüntüye dönüştü.
    Kaldı ki günümüzde televizyonların bu denli kitaplıkların yerini aldığını düşününce; belki bizim geleceğimiz nokta kitapta oluşturulan o distopya olacak. Sonuçta büyük çoğunluğumuz için izlemek okumaktan daha kolay.
    Bir bilgi:
    “Fahrenheit 451’in kitapların alev alma ısısı olduğu söylenmiştir. Fakat bu bilgi yanlıştır. Kitapların yanma ısısı Celsius 451’dir. Bradbury’nin kitaba isim seçerken danıştığı yangın güvenlik uzmanı sıcaklık skalalarını karıştırarak bir hata yapmıştır.”
  • “Kimi insanlar da kitapların, şiirlerin , öykülerin içinde dört dönermiş...”

    Kâmil Erdem

    Kitabı çok zevk alarak okuyamadım açıkcası, “şu kitap bir bitse” diyerek okudum.

    Kitaplarla ve okuyucularla ilgili altı çizilesi hoş sözler dışında, beni etkileyen cümleler yoktu kitapta.

    Hikayeler de çok çarpıcı değildi. Hikayelerin çok içine giremedim açıkcası. Karakterlerin hislerini çok kendime dert edinemedim.

    Sanki yazılmak için yazılan bir kitap olmuş. Benim için de okunmak için okunan bir kitap oldu ne yazık ki...