Gökyüzü herkesindir ama toprak sadece güçlünün...
Bu satırlar, Yaşar Kemal’in dünyasından aldığım o derin ilhamla, bu koca kavgayı düşündükçe bana hissettirdikleri aslında. Kitabın kapağını her açtığımda içimde büyüyen, o binlerce sayfa boyunca anlatılan adaletsizliği benim gözümden tek bir solukta özetleyen, tamamen bu kitaptan esinlenerek kalbime düşen bir cümle bu. Kapağı açtığım an beni karşılayan o uçsuz bucaksız Çukurova’nın üzerine çöken karanlık bir bulut gibi hissettiriyor bana. İnce Memed’i kaçıncı kez elime aldığımı, o ilk sayfadaki tozlu yola kaçıncı kez düştüğümü artık gerçekten saymıyorum. Ama her defasında, sanki o sarp patikada Memed’le ilk kez karşılaşıyormuş gibi göğsüme kocaman bir yumru oturuyor. İçimde bir şeyler titriyor her açtığımda. Memed’in o çelimsiz, "ince" hali; aslında hepimizin hayatın bir yerinde sakladığı, bastırdığı, kimselere itiraf edemediği o "artık yeter" deme arzusunun ete kemiğe bürünmüş hali gibi geliyor bana. O zayıf omuzlardaki yükü taşırken onunla beraber nefes nefese kalıyorum.
İnsan sayfalar arasında kayboldukça, o tozun toprağın sıcaklığını teninde hissettikçe şunu çok net anlıyor: Bizi asıl hapseden, bizi çürüten şey sadece kerpiç duvarlar ya da zalimlerin dayattığı o acımasız otorite değil; kendi içimizde besleyip büyüttüğümüz, bizi felç eden o bitmek bilmeyen korku. Memed, beş köyün tek hakimi olan Abdi Ağa’nın karşısına dikilirken aslında sadece etten kemikten bir adamla da savaşmıyor; yüzyılların getirdiği o köhne kabullenmişlikle, ruhlarımıza kazınan o "böyle gelmiş böyle gider" inancıyla çatışıyor. Onu her okuyuşumda, sanki hikayeyi hiç bilmiyormuşum gibi aynı heyecanla ve aynı sızıyla sarsılmamın sebebi tam olarak bu. Çünkü o "kaderin budur, bunu çekeceksin" diyenlere karşı verilen bu onur kavgası asla eskimiyor,