alt dudağım titreyerek, "beni mutlu eden şeyler listeme seni eklemek için çok mu geç oldu? önemli değil, yine de seni ekliyorum," dedim.
yanağında bir gamze belirdi ve bana bunu zaten biliyormuş gibi baktı. başıyla evini işaret ederek, "gel, bella," diye mırıldandı.
eklemlerim kilitlenmeden önce tek bir adım attım, ayaklarım yere yapıştı ve hareket edemedim. benim hareket edemediğimi fark ettiğinde diğer yanağındaki gamzesi belirdi.
eve bakarak, "komik olan ne?" diye mırıldandım.
“evimize girmek için neden bu kadar gerginsin? benim gergin olmam gerekmez miydi?"
"hayır," diye homurdandım. koltuk altlarımda ter birikmeye başlamıştı ve beynim bizim evimiz demesine takılmış ve orada sıkışıp kalmıştı.
açıkçası, beni buraya en son getirdiğinde yaptıklarından dolayı hâlá çok utanıyordum. ve bu durumla ilgili daha da rahatsız edici olan şey, onunla kalmamı istemesiydi.
çünkü kahrolası bir nedenden dolayı, enzo sevilmeye değer biri olduğuma karar vermişti. sanırım tekne kazası geçirdiğimizde o kadar sert kafasını vurmuştu ki aklını kaybetmişti ama ben onu bırakamayacak kadar bencildim.
o gün ikimiz de bir parçamızı kaybetmiştik. ama o deniz fenerinde takılıp kaldığımız zaman diliminde geriye kalan dağınık parçalarımızı yavaş yavaş birleştirdik, ta ki birlikte olmamızın ayrı olmamızdan daha anlamlı olduğuna anlayana kadar.
enzo'nun sevilmeye değer olduğuna şüphe yoktu ve bu beni korkutsa da artık ondan kaçmak istemiyordum.
ön kapının önünde durup gözleri güneş ışığından parıldarken tamamen bana döndü.
sıcaklıktan yoksun olsa da pat diye, "ne?" diye sordum.
yüzünde bir sırıtış belirdi ve göğsüme çarpan eller dondu. kalbim ve vücudum gerçekten sinir bozucu olan bu basit hareketle felç oldu.
"seni affettiğimi biliyorum, değil mi?" diye sordu.
burnumu çektim. "bu