Şekil daima değişmeye mahkûm bir
şeydir. Şekil fanidir, vücud gibi... Baki olan, ezelî olan ruhtur. Ruh
ebedîdir. Âkil, vücudun kuvvetine değil ruhun sıhhatine ehemmiyet verir. İçtimaiyâtta hükümetler, siyasî mecmualar, tahakkümler
fani ve vücutlar gibidir. Daima çabuk zevale erer. Fakat ruh, bütün
fani kuvvetlerin membaı olan ebedî ruh insaniyettir! İnsaniyet varlığı “milliyet” şeklinde tezahür ettirir. İnsaniyet, yani “milliyet” hiç bir
maddî tahakkümden müteessir olmaz. Çünkü ruhtur, çünkü ilâhîdir,
çünkü manevîdir.
Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken, gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil... Hatta ilk iş, belki de Turan'dan önce Türkiye'yi kurmak ve kazanmak?...
Annemin anadili hangisiydi? Gerçekten, doğduktan çok az bir zaman sonra yetim kalmıştı. Babası ona ikinci bir anne vermekte gecikmediği için, kendisini emziren annenin dilini öğrenememişti. Dedem ise, 1910'lu yıllarda Güney'de tam Yunanistan ile Arnavutluk arasındaki sınırda vali idi. Bu bölgedeki görevi alabildiğine kaygılandırıyordu onu. Arnavutça, Yunanca, Türkçe, ayrıca biraz Fransızca ve İtalyanca biliyordu.
- "İslâm inkılâbında milliyet görüşü, Türk'ü fırlak kemikler, çekik gözler, dar alınlar ve kirpi saçlar kadrosunda, yani hor ve kaba madde plânında aramaz..."