kadının, aşkın ve özgürlüğün o en saf, en hırçın ve en kutsal "isyan" manifestosudur. Furuğ, bu mısralarla İran’ın o kadim ve katı duvarlarını sadece sarsmakla kalmaz; o duvarların arasından güneşin sızacağı çatlaklar açar. Okurken hissettiğim, bir kadının kendi bedeniyle, kendi arzusuyla ve en çok da kendi varlığıyla barışırken verdiği o muazzam, o kanatıcı savaşın zaferidir.
Edebi bir düz yazı ile bu yeniden doğuşu dile getirmem gerekirse; Bir Başka Doğuş, her kelimesiyle "yaşıyorum" diyen bir ruhun haykırışıdır. Furuğ, geleneğin kendisine biçtiği o "sessiz ve gölgede kalan kadın" rolünü elinin tersiyle iterken; aşkı tüm çıplaklığıyla, günahı tüm cazibesiyle ve yalnızlığı tüm ağırlığıyla kucaklar. Onun şiiri, kapalı kapılar ardında fısıldanan bir sır değil; sokağın ortasında, yağmurun altında, rüzgârın önünde dimdik duran bir hakikattir. "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla" derken, aslında ölümlü olan her şeyin karşısına, o sonsuz ve özgür olan "oluş" halini koyar.
Okurken şunu iliklerimde duydum: Furuğ’un dili, bir yandan bir annenin şefkatiyle titrerken, diğer yandan bir devrimcinin öfkesiyle gürlüyor. Onun "bir başka doğuşu", aslında bir vazgeçiştir; sahte cennetlerden, öğretilmiş doğrulardan ve başkalarının onayından vazgeçip; kendi cehenneminde kendi küllerinden doğma cesaretidir. Modern İran şiirinin o lirik ve bir o kadar da sert damarını temsil eden bu eser, bana hep şunu fısıldadı: Hayat, sadece nefes almak değil; o nefesi kendi iradenle, kendi sesinle ve kendi renginle verebilmektir.
Nihayetinde bu kitap, benim için bir "haysiyet" abidesidir. Furuğ Ferruhzad ile beraber anladım ki: Bir insan, ancak kendi yaralarını sevdiğinde gerçekten "doğar". Kitap bittiğinde zihnimde kalan; ne o hüzünlü sonu, ne de o trajik kazadır; sadece o sönmez, o devasa ve o berrak