Hayâlen bir atölyeye meselâ bir marangozhâneye girer. Atölyede imal edilmiş, nakışlı, mükemmel ve müzeyyen bir kütüphâne görür. Bu güzel eserin ustasını merak eder. Ne atölyedeki tezgâhların, ne bıçkı, tutkal, çivi ve keski gibi âlet ve malzemelerin ve ne de atölyenin tavanının, tabanının, lambasının... bu eserin ustası olamayacaklarını hemen anlar. Onu yapan Zât’ın ne atölyeye, ne de ondaki âletlere benzemeyen ve onların cinsinden olmayan hayat, ilim, irâde sâhibi mahir bir san’atkâr olduğunu kabul eder.
Bu haşmetli kâinatı da, içinde insan yapılan, hayvanat dokunan, nebatat nescedilen bir atölye gibi görür. Bu atölyenin tavanı hükmündeki semâvâtın, onu nakışlayan yıldızların ve lambası olan güneşin, kandili olan kamerin, zemini olan küre-i arzın, birer tezgâh hükmündeki gece ve gündüzün, kış ve yazın, toprak, hava, su gibi küllî unsurların... ne tek başlarına, ne de bir araya gelmekle en küçük bir canlıyı dahi icat edemeyeceklerini iz’an eder.
Bütün İslâm âleminde kütüphaneler çoğalır. 815 yılında yani Avrupa'nın daha okuma yazma nedir bilmediği bir devirde, Halife Me'mun Bağdat'ta içinde bir milyon kitap bulunan Beytü'l-Hikme/Bilgelik Evi'ni kurar.