Gecenin en sakin zamanlarından bir zaman. Rical-i devletten biri ayaklarını kıbleye doğru dalgınlıkla olsa gerek uzatmış. Pür dikkattir Nâbî. Görür bu durumu. Devlet adamının rütbesine, mertebesine bakmaz. Bu hadiseyi içine sindiremez. Gönlündeki hikmet pınarından irticalen yüksek sesle terünnüm eder. Dilinden edeb-i hikmet ile:
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu!
Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu!
Beyti süzülür gecenin karanlıklarından. Muhatabı hemen ayaklarını toplar. O zamanlar şairin diline düşmek de, dilinden kurtulmak da zordur. Muhatabı “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” diye sorunca cevabı yapıştırır “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım.” diyerek. Konu böylece kapanır gibi olur.
“Ümmetimden Dedi mi?”
Kafile şafak sökerken huzura yaklaştığında Mescid-i Nebî’deki minarelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî’den evvel “Sakın terk-i edepten…” mısralarını okurlar. Mübarek yerde kendi şiirinin okunduğunu duyan Nâbî’nin dizlerinin bağı çözülür. Duyduklarına inanamaz. Hep bir hikmet arar. Müezzinlerden birini minarenin kapısında görünce “Allah aşkına söyle, okuduğun kasideyi kimden duydun?” diye sorar.
“Bu gece rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm. Bana ‘Ümmetimden Nâbî adlı bir aşığım geliyor. Onu, onun beyitleriyle karşılayın.’ buyurdular. Biz Resulullah’ın emrini yerine getirdik.” cevabını alır.
“Eminsin değil mi? Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?”
“Evet”
Edepten gelen hikmetle Nâbî’nin artık hikmetli sözleri altın çiçek gibi açmaya başlar. O, edebin tacını takınca bütün şairlerin padişahıdır artık. Hikmetli inceler sadrından satırlara