lçinde bulunduğumuz küreselleşme çağında, kadınların bedenleri ve cinselliği, giderek yoğun çatışma alanlan haline geliyor. Tutucu ve dinci sağ politik güçler, kadınların cinselliği üzerindeki geleneksel kontrol mekanizmalarını sürdürmeye ve pekiştirmeye, hatta bunların yenilerini oluşturmaya çalışıyorlar. 1990'larda düzenlenen dört BM konferansı -Kahire'deki 1994 Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı (ICDP), 1995 Pekin, 1999 ICDP+S ve 2000 Pekin+S Konferansları- Katolik ve Müslüman dinci sağ arasında, kadınların, bedenlerini ve cinselliklerini kontrol etme haklarına karşı çıkmak ve bu haklan sınırlandırmak amacıyla benzeri görülmemiş işbirliğine tanık oldu.
Ortadoğu'dan Güneydoğu Asya'ya, Kafkaslar'dan Güney Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış Müslüman toplumlar, idari ve siyasi yapılan ve ekonomik gelişmişlik dereceleri açısından büyük farklılıklar gösterseler de, çoğunda kadın bedeni ve cinselliği konusunda ortak bir eğilim söz konusu. Türkiye de dahil olmak üzere, Müslüman toplumların büyük bir çoğunluğunda, kadınların bedenlerini ve cinselliklerini, kadınların kendilerine değil, aileye, aşirete ya da topluma ait gören
erkek egemen bir anlayış ve tutum hakim. Bu anlayış, çeşitli Müslüman toplumlarda geleneklere, törelere ve toplumsal davranışlara olduğu kadar, yasalara ya da devlet politikalarına da yansıyor ve Müslüman toplumlarda en yaygın olarak gerçekleşen insan hakları ihlallerine yol açıyor. Bu anlayışın, yasalara ve devlet politikalarına yansımasının en görünür örneklerinden beri, Ortadoğu ve Türkiye' deki ceza kanunlarıdır. Birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi, Türkiye'de 1926'dan beri yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu'nda, kadın bedeni üzerinde erkeğe, aileye ve topluma tasarruf yetkisi veren bir zihniyet hakimdir. Örneğin, kadınların