Viyana’da, zamanın dışına taşmış bir çalışma odasındayız. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, sanki gökyüzü dünyadaki tüm izleri örtmek istiyor gibi. Masanın üzerindeki tek bir mumun alevi, duvarda devasa gölgeler yaratıyor.
Karşımda dört boş sandalye var. Elime kalemi alıp kağıdın üzerine kitabın adını yazdığımda mürekkep kağıda dağılıyor ve o dört kelime birer siluet halinde canlanıp karşımdaki sandalyelere oturuyor.
Onlar sadece kelime değil, bu trajedinin dört farklı yüzü.
Sessizce birbirimize bakıyoruz. Başlıyoruz.
Karakterlerin Doğuşu
Bilinmeyen:
Yüzü bir tülün arkasındaymış gibi bulanık, sesi rüzgar uğultusunu andıran, varlığıyla yokluğu arasındaki sınırı temsil eden o gölge.
Bir:
Siyahlar içinde, bakışları sabit ve keskin, hayatını tek bir amaca adamış olmanın verdiği o korkutucu sadeliği taşıyan figür.
Kadının:
Elleri titreyen ama gözlerinde fırtınalar kopan, şefkat ile tutkunun en uç noktasında duran, yaşamın ta kendisi olan kadın.
Mektubu:
Elinde sararmış, mürekkep lekeli kağıtlar tutan, dilsizlerin sesi, ölülerin vasiyeti olan o ağırbaşlı hatip.
Kitap İncelemesi: Beşli Diyalog
Ben:
(Mumu ortalıyorum) Hoş geldiniz. Bugün Zweig’ın o meşhur eserini sizin gözlerinizden okuyacağız. Bilinmeyen, seninle başlayalım. Neden bu hikayede kimsenin adı yok?
Bilinmeyen:
(Fısıltıyla) Çünkü isimler sınırlandırır. Ben, o kadının adını bilmediğiniz her saniye onun acısını evrenselleştiriyorum.