Şair olsaydım tek bir manzume yazardım; büyük bir destan. İki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın
macerasını anlatırdım. İlk düşünceler, ilk korkular, ilk sevgi, kainatı gittikçe ihata eden, kendi başlarına mevcut olan her şeyi birleştiren
zekanın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler
... Allah' ı etrafımızda ve kendi içimizde yaratmamız. Evet bir tek bir manzume yazardım. İnsanı teganni etmek istiyorum, derdim; maddeyi uykusundan uyandıran ve kainata kendi ruhunu geçireni
teganni edeceğim,
ey bütün büyüklüğü ihata eden lisan! Sen
bana yardım et!
Konstantın, Hıristiyan dinini serbest bıraktıktan sonra, çâresiz olarak günün birinde resmi din olarak da kabül etti ve bütün Roma tebaası, topu birden vatandaş hakkına sahip oldular. Romalı, yâni Rüm sayıldılar. Konstantin ve hânedanı hükümrân olduğu müddetçe İstanbul'da her şey Roma tarzındaydı. Lisan, kanunlar, merâsim vesâire gibi... Lâkin Hıristiyanlık durmadan ortalığı sarıyordu. Hânedan değişip de birinci ve ikinci Teodos zamanında siyâset de değişince Roma'nın şarkında yâni Anadolu'da, Rumeli'de Rumca yayılmış lisan olduğu için devlet de “bizim tâbirimizle” Rumlaştı. Fakat gariptir ki Rumlaştı demek, Romalılaştı demektir. İşte İslâmiyet'in zuhürunda, Arap hançeresinde o harfi olmadığı için, u harfinin ifâdesiyle Roma'ya Rüm denilerek cenupta yerleşene Arapların nazarında Şimalde bulunan imparatorluğun ismi Rûm Kayserliği ve memleketi Rüm diyârı olarak kaldı. Rüm kelimesi onlardan da bize intikâl etti.
Dilin cürmü küçüktür. Fakat tâati veya isyanı pek büyüktür. Zira küfür ve iman ancak dilin şehadetiyle tebeyyün eder. Küfür ve îman ise, tâat ve isyanın hedef ve gayeleridir. Sonra mevcud, mâdum, yaratan, yaratılan, hayâl olan, malûm olan, sanılan, vehmedilen, her ne ki varsa dil hepsini kapsamakta, varlık ve yokluklarını ilân etmektedir. Zira ilim neyi kapsarsa dil onu açığa vurmaktadır.