Jack London ile tanışmamı sağlayan bu eseri, dört ay sonrasında tekrardan okudum ve o zaman yazamadığım ve yeni eklenen bütün düşüncelerimi bu incelemede uzunca yazacağım. Kitaba puanımı dokuzdan ona çıkardım, yazının devamında bunu sebepleriyle de açıklayacağım ama şimdiden söylemem gerekir ki ikinci okumayla birlikte benim için Jack London eserleri arasında Demir Ökçe'yi de geçerek zirveye oturdu. Okuduğum en iyi kitap değil belki ama en sevdiklerimden birisi olduğuna artık eminim, zaman geçtikçe tekrar tekrar okuyacağım bir eser.
Zaten yüzlerce kez yazılmış ama kitabı ana hatlarıyla ele almam gerekirse Martin'in Ruth'a olan aşkını ve bununla birlikte değişimini anlatıyor. Böyle dediğime bakmayın, bütün kitap aşk üzerine kurulu gibi gözükse de onun haricinde her şeyi işliyor diyebiliriz. Şimdi birkaç paragrafta karakterlerin kişiliklerinden, hikayelerinden ve bende oluşturdukları izlenimlerden bahsedeceğim. Bu sırada olaylara da değinmem lazım.
Martin'den başlayacak olursam kendisi oldukça güçlü ve hırslı, alt sınıfa ait cahil bir denizci. Hayatını aylarca gemide geçirerek kazanıyor ve bunun dışında yaptığı bir şey yok, kendi gibi sefil sayılabilecek ablası ve onun ailesi ile yaşıyor. Ruth'un abisine denk gelip ona sataşan adamları harcaması sonucunda Ruth'ların ailesine yemeğe davet ediliyor ve hepsiyle tanışma fırsatına sahip oluyor.
Buradan hemen Ruth'a atlayacağım, kendisi İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan bir üniversite öğrencisi. Burjuva bir ailenin çocuğu, hayatı boyunca altın kafeste büyütülmüş. Gerçek hayattan haberi yok, her an ailesinin ve sınıfının buyruğu altında. Böyle şartlar altında herhangi bir erkek ile de yakınlık kurmamış, aşk denen kavrama olabilecek en uzak seviyede.
Bu yemek esnasında Martin Ruth'un asaletinden ve soyluluğundan, Ruth ise