Bu kitap... Çok farklıydı. Çok güzeldi ama güle ağlaya okuduğum o üç muhteşem kitaptan çok daha farklıydı.
Kademelere ayrılmış bir toplumun en alt kademesine ait yaralı bir oğlanın isyan başlattığı bir distopya olmayı aştı ve bir savaş kitabına dönüştü. Karakterlerimiz çok değişti.
Toplum’u yıkmak için mücadele eden o gençler şimdi otuzlu yaşlarda birer yetişkin, Cumhuriyet’in en önemli insanları, evlenmişler ve çocukları var. Hala savaşıyorlar fakat artık farklı amaçlar uğruna. Eskiden onların gençliklerini, içinde bulundukları durumun ağırlığına rağmen çok canlı bir şekilde hissederken şimdi yetişkinliğin getirdiği ağırlık üzerimize çöküyor. Ezilen Pembeler, Kızıllar, Obsidiyenler artık birer yönetici, lider, dük olabiliyor. Bir Altın’a emirler verebiliyor. Lysander büyümüş ve bir zamanlar en büyük hayranı olduğu Azrail’den nefret ediyor. Eskiden Darrow’ı öldürme tutkusuyla yanıp tutuşan Cassius şimdi onu destekliyor... Bu farklılıklar her seferinde gözüme çarptı ve o eski zamanları çok özlediğimi fark ettim.
İsyan, devrim... Bayıldığım bir konu. O üçlemeyi okurken isyanın nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyordum ve olayların gidişatından manyak bir zevk alıyordum. Karakterlerden manyak zevk alıyordum.
Üçüncü kitapta zincirler kırıldı, toplum düştü, cumhuriyet kuruldu. Şimdiyse cumhuriyetin kuruluşunun üzerinden on sene geçmiş. Fakat hiçbir şey Darrow’ın hayal ettiği gibi değil, bizim hayal ettiğimiz gibi değil. Güneş sistemi üçe bölünmüş ve üç taraf da on senedir birbirleriyle savaşıyor. Karakterlerimiz cumhuriyeti yönetmek konusunda pek de başarılı olamamışlar, Virginia sözlerini yerine getirmemiş. Fakat en önemlisi, Darrow’ın savaşta yaptığı hatalar onu “kahraman” kişiliğinin altına çekti ve cumhuriyetin kırılmaya başlamasına sebep oldu.
Kitap boyunca