Hem onlar(Barcelonalılar) hem de diğer takım taraftarları, Madrid'den nefret etmenin Franco'dan ve tüm hükümetlerden (eh, Katalan hükümeti hariç) nefret etmeye eşdeğer olduğunu düşünerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Fakat nasıl ki şehir göründüğünden çok daha nüfuz edilemezdir, nasıl ki (Kanarya Adalı Galdós'un başını çektiği) dışarıdan bakanlar onu hep turistik ve rüküş bir şekilde yorumlamıştır, işte aynı şekilde her Madridli, geçmişte olduğu gibi bugün de Chamartín ekibinin kulüplerimiz içinde sağa en uzak olanı olduğunu bilir. Madrid monarşi yanlısı olmuştur, ama daha çok diplomat Areilza gibi bir taraftarlıktır bu, bir nebze medeni, bir nebze kibar. Bugün takımı Sovyet KGB'sinde yer almakla suçlanmış bir adam yönetiyor (Cambio 16'nın onun için attığı manşeti hatırlıyorum: "Moskova'nın Adamı" diyordu, muhtemelen Ramón Mendoza onu çerçeveletip asmıştır) - başka hiçbir kulüp başkanı, sırf macera için bile olsa böyle bir şeyin havasını atamaz. Eylemci oyuncularımız da eksik olmadı, fazla uzağa gitmeden Miguel Ángel ve Del Bosque ikilisini sayabiliriz. Bu sezon da Valdano bize çok makbule geçen açık bir solculuk bahşetti.
Vaha
"İnsana sadakat yakışır görse de ikrah, Yardımcısıdır doğruların Hazret'i Allah."
Reklam
Sağlığı kötüledikçe, Çankaya Köşkü'nün bahçesinde evi bulunan kız kardeşi Makbule'ye daha yakınlaştı ve gezilerinde Makbule ona eşlik etmeye başladı. Nöbet defteri ondan "Büyük Bayan" olarak söz ediyordu. 1920'lerin sonuna doğru evlat edindiği beş kızdan ikisi, Sabiha Gökçen ile Afet İnan yakınında kaldılar. Zehra adındaki manevi kızı 1936'da Fransa'da trenden düşerek yaşamını yitirdi. Fransız polisinin yaptığı soruşturma sonunda intihar ettiği kararı açıklandı. Sabiha'nın eğitim yaşamı sık sık hastalıklarla bölündüğünden pek parlak geçmedi, ama pilot olma arzusunu gerçekleştirdi. Eğitim amacıyla önce Rusya'ya gönderildi ve özel bir izinle askeri pilot olmasına olanak tanıdı.
Sayfa 587 - Remzi Kitabevi- İkinci kez okunmakta.·Kitabı okudu
Tarih
”O günlerde Meclis, Gazi Mustafa Kemal'e bir soyadı verdi: Atatürk, yani "Türklerin atası." Bu soyadı, sadece ona aitti. Bir kanunla bu isim korumaya da alındı. Kız kardeşi Makbule Hanım bile bu soyadını kullanmadı. Böylece onu bazen Mustafa Kemal, bazen Gazi, bazen Atatürk diye anarız. Ama bil ki hepsi aynı kişidir ve her isim onun başka bir yönünü anlatır.”
İdrâk-ı maali bu küçük akla giremez
Sayfa 432·Kitabı okudu
Kimi bir anlığına nezaketen o koltuğa oturtsan oturttuğun bir saniyede ceza kesiyor, bir dakikada ferman imzalıyor, beş dakikada yeni kararname çıkartıyordu. Sağ olasın beni layık gördüğün yere deyip bir bakıp oturmadan gene karşısına eşit olarak geçen yoktu. Hatta bir kere bir anlığına edinilmiş mevkii müktesep hak sayıyor, daha da kıpırdamıyor, hatta terfi bekliyorlardı. Sade tekfir kimseye yetmiyor, hükmeden, ip geçiren, hapse tikan, küreğe koşan olmak istiyor, olabilseler dahi memnun olmuyorlardı. Zulüm en tatminsiz zevkiydi insanın, hem alışan elini çekemiyor hem ettikçe susuzluğu artıyordu. Aziz kaç defa bu bakış sahiplerine, "Lütfen böyle bakacağına beni öldürür müsün, çok makbule geçecek," dediyse de hor gören ve kestiği cezayı beğenmeyen bakışı kıramamıştı. Dünyada eline bir ateşli silah, bir kılıç geçirse ilk saldıracağı şey bu bakış olacaktı, bakışlara ateş etmek, onları doğramak istiyordu.
Sayfa 329·Kitabı okudu
Reklam
Reklam