Mana > Sübut
İbrahimlə Yaqub Elə inanırdılar, çünki El onların hər ikisinə xidmət edirdi; oturub onun mövcudluğunu sübut etmədilər: El fəlsəfi mücərrədlik deyildi. Mana qədim dünyada həyatın mühakiməsiz faktı hesab olunurdu, əgər Tanrı öz dəyərini fəal şəkildə bildirsəydi, o zaman özünü sübuta yetirmiş olacaqdı.
Sayfa 46·Kitabı okudu
sapla
Bunları ifade ettiğim bir mecliste bir lise öğrencisi beni teyit etmek üzere "tesbit" yerine ikame edilen "saptamak" kelimesini örnek olarak dile getirdi: Her ikisinin de Arapça "sebete" ثبت fiilinden türetildiğini söylüyordu. "Saptama'yı acaba nereden türetmeye çalıştılar? "Sap"tan mı? Neden sapmak veya sapıtmak, saplamak değil de saptamak? Acaba niçin s-b-t ثبت seslerine müracaat ettiler? Yoksa bu manayı ifade etmek için dimağımızda sebete" ثبتden başka ses yok mu? Belki de ortadaki "b" sesini sertleştirerek, "p"ye tahvil ederek bir tahrifat meydana getirmekten başka yapacak bir şey bulamadılar. Maksat da zaten tahrifat değil mi? Halbuki "tesbit" kelimesi ile akraba sabit, sabite, sübut, müsbet, sebat, sebatkâr kelimeleri lisanımızda tedavüldedir. "Tesbit" kelimesi yerine "belirlemek" lafını koymak ne acayip bir şeydir! Beliren hortlak mı, hayalet mi, serap mı? Kur'an'la var olmuş, Kur'an'la yükselmiş ve öyle yaşayan bir milletin çocuklarının zihninde, dimağında, hafızasında, ezberinde ancak Kur'an'ın sesleri, musikisi ve ahengi vardır. Türk milletinin İslâm'dan başka, Kur'an ve Şeriat'tan başka makarrı, meskeni yoktur; menşei, masdarı, mebdei olmadığı gibi. Türkçenin de menşei, mebdei ve me'hazı hem ses, hem mana olarak İslâm ve Kur'an'dır.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Nakli delilleri değerlendirmede iki yön vardır: Sübut yönü ve delalet Sübut Yönü: Sözkonusu bilgiye kaynak olacak Nass'ın, ait olduğu kaynak olup olmadığını ispat etmek demektir. Kur'an-ı Kerim'deki bütün ayetlerin sübutu kat'idir Hadislerin ise mütevatir olanları tam katı, meşhur olanları kısmen kat'idir. Ahâd yolla gelen hadisler ise zannidir. Delalet: Bir Nassın ifade ettiği mana bakımından, nasıl bir hüküm ifade edip, neyi öğretmek için nazil veya varid olduğudur. Kastedilen delalet, doğrudan ve ilk bakışta herkesin anlayacağı türden bir mana ise, bu delalet kati olur. Yorumla, te'ville veya başka işaretle anlaşılan ise zan ifade eder. Sübut-i kati, delaleti kat'i olan delil, kati delil olup Akidede temeldir. Sübut-i kati delaleti zanni olan zanni delildir. (Zannı galip) Ameli konularda dayanak olur. O da amel ve ahlakta dayanaktır. Sübut-u zanni delaleti katı olan daha zannidir. İçtihada dayanak olabilir, ama özellikle akidede olmaz. Hem sübut-u hem delaleti zanni olan da zannidir ve ameli konularda delildir.
Sayfa 91 - Akaid ve Kelamda Kullanılan Deliller·Kitabı okuyor
- “ZILL — GÖLGE, ÂLEM-NÛR” VE İNSAN...
Biz diyoruz ki, Allah'tan başka varlıklar, yahut âlem adıyla anılan şey, Allah'a nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca mâsiva, yani Allah'tan başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir. Bu (temsil), varlığın âleme nisbet edilmesinin aynıdır, çünkü gölge şüphesiz histe mevcuttur. Fakat gölgenin göründüğü yer, onun var olduğu vakittir. Sen bu gölgenin belirdiği yeri yok farz etsen de, o yine akılda mevcut kalır, fakat histe yok olurdu (duyuda). Belki de gölgenin nispet edildiği şahsın zatında bilkuvve var olurdu. Demek ki, "âlem" ismiyle anılan Allah gölgesinin belirdiği yer, ancak mümkün âlemindeki cisimlerdir ki, bu gölge onlar üzerine düştü. Bu takdirde bu gölge, o zatın vücudundan üzerine düşen eşya vasıtasıyla idrak olunur. Fakat idrak, "Nur" ismiyle geldi, bu gölge de mümkün âlemindeki varlıklar üzerine bilinmeyen gayb suretinde yayıldı (Allah'ın güzel isimlerinden biri, En-Nur). Görmez misin ki, gölge siyahlığa meyledir? Bu ise onun, gölgenin sahibi ile kendi arasındaki münasebetin uzaklığından dolayı zatında gizlendiğine işarettir. Gölge sahibi beyaz bile olsa, düşen gölge yine koyudur. Dağları görmez misin ki, gözden uzaklaştıkça siyah görünür. Halbuki dağların rengi, histe göründükleri gibi değildir. Bunların böyle görünmelerine uzaklıktan başka sebep yoktur. Gökyüzünün mavi görünmesi de bunun gibidir. Bu hâl, histe uzaklığın ışıklı olmayan cisimlerde meydana getirdiği bir neticedir. Mümkün âlemindeki cisimler de ışıklı değildirler, çünkü onlar yok hükmündedirler. Bunlar her ne kadar sübut ile vasıflanmışlarsa da, vücut ile ilgileri yoktur; çünkü vücut nurdur. Gerçi ışıklı cisimlerde uzaklık, onları zahiri duyguya göre küçük gösterir. Bu da uzaklığın başka bir tesiridir. Her ne kadar his onları ufak hacimde idrak ederse de, onlar kendi
2. Basım: 2022, 1. LEVHA, “ALEMDE İNSÂN”, ALLÂH VE ÂLEM, İBDA Yayınları
Berzah
S- Biri dese: "Bu hadîsi kabul etmem." Nasıldır? C- Bazan, adem-i kabul(kabul etmeme)kabul-ü ademle(yokluğun kabulü) iltibas olunur. Çok hatiata(hatalara)müncer olur. Halbuki adem-i kabul, adem-i delil-i sübut(bir şeyin varliğına delil olmaması), onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem(yokluğa delil) ister. Biri şekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır. Birincisi: Bürhanî bir cazibe ister. İkincisi: Kaziye-i tasdikî(tasdiki hüküm) değil, belki cehildir. Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan, bürhan ve isbat ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbat edilmez. Belki butlan-ı mana(mananın batıl olması) ile binefsihi müntefî(ortadan yok) olur. Sünuhat - 98
1000Kitap
İnsan bu dünyaya gelmeden önce ervah (ruhlar) aleminde mana (soyut) olarak zaten mevcuttu. Big bang süreci başlamadan evvel, yüce Allah'ın isimsiz ve sıfatsız hüviyyeti olarak tanımlanan 'Zat' mertebesinde ilim olarak da gizliydi. İnsanın ruhlar alemindeki varlığına tasavvuf öncüleri ' şey'iyyet-üs subut ' adını vermişler ve bu 'şey' vucudu da ' A'yan - ı Sabite ' olarak nitelemişlerdir. Bizim aslımız, özümüz, batınımız orasıdır! İşte bu 'öz' ; imkan alemi de denilen izafi değerlerle örülmüş masivada anne karnında belirince, yüce rabbimiz bu varlığımıza bir beden elbisesi giydirmiş yani halk etmiştir. (yaratmıştır) onun içindir ki içinde bulunduğumuz bu aleme 'halk alemi' öbür aleme de 'emir alemi' denilmiştir. Zira 'KÜN' (ol) emri, oraya; 'FEYEKÜN' (oldu) ise buraya aittir.
Sayfa 96·Kitabı okudu