@bidolukitappp, Fobi'yi inceledi.
09 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Hiç tek başınızayken evinizde yalnız olmadığınızı hissettiğiniz bir an oldu mu? Bazen öyle bir hisse kapılırsınız hani ve tüyleriniz diken diken olur. Ama bir süre sonra bu his geçer; çünkü evinizde yalnız olduğunuzu biliyorsunuzdur. Türk yaşam biçimine baktığımız zaman genellikle apartman dairelerinde yaşarız ve birileri görmeden yabancı birinin evimize giremeyeceğine inanırız. Bu yüzden de böyle bir his anında evimizde kimse olamayacağını düşünerek odaları kontrole gerek duymayız. Peki ya şehirden uzak bir yerde hani o gürültü ve karmaşadan uzakta yaşamak hayalimize dalarak, müstakil, çok odalı en az iki katlı bir villada yaşadığınızı düşünün. O zaman da bu hisse kapıldığınızda odaları tek tek kontrol etmek istemeyecek misiniz. Hayır, hem de gerçekten birinin evinizin içinde sizin özel alanınızda bir yabanının olabileceği endişesiyle zangır zangır titreyerek kontrol edeceksiniz. İşte bu kitap böyle başlıyor. Ama tek bir fark var; bu sefer evinize gelen kişinin yabancı olmadığını biliyorsunuz. Evinize geken kişi kocanız aynı zamanda oğlunuzun babası. Onu karşılamaya iniyorsunuz aşağıya ama bir şeyler hayatın olağan akışına uygun değil. Garip bir his. Sesleniyorsunuz... Yüzünü size dönen adamın kocanız olmadığını görüyorsunuz. Ne yapacaksınız? Ve o adam size sevgilim diye hitap ediyor, kocanız gibi davranıyor hatta onun giysilerini giyip eve girerken onun gibi davranıyor. Başka bir çareniz yok. Belli ki bu adam bir manyak ve siz onun karısı rolünü oynamak zorundasınız. Çünkü 6 yaşındaki oğlunuz yukarıda odasında uyumaktadır. Evet Wulf Dorn bu işi iyi biliyor ve abartılı bir dil kullanmıyor. Zekice yazılmış bir roman. Nefes kesici bir gerilim.

Balkon-2
Burnuma apartmanın aşağısındaki çöplükten yükselen kokular geliyor. Seviyorum çöp kokularını. Herkesin burnunu tıkayarak geçtiği yerlerden ben derin nefesler alarak geçerim, manyak mıyım neyim. Onca kokuyu es geçemem ki… Her birini ayrı ayrı koklasa güzel gelir insana ama hepsi birleşince sevmezler nedense. Keşke erkekler de böyle olsa; tek tek baktığın zaman güzel gelse insana. Onlar bir tek birleşince değil, tekil olunca da sevilmiyor. Kadınları anlayan bir erkek gösterebilir misiniz? Adet sancısını, ataerkil toplum baskısını, süregelmiş din kurallarının saçmalıklarını, zevk için kadın bedeninin harcanışını anlayan ve bunları sorgulayan bir erkek… Sırf toplum büyüyecek, nesiller devam edecek diye, körpecik vücutlarımızın bir doğumla mahvolmasını nasıl karşılıyorlar acaba? Ya da o zamana kadar rahat yaşamış bir kadının, çocuktan sonra bir kadeh şarap içebilmek için neleri feda edebileceğini tahmin edebiliyorlar mı? Kapitalizmi ayakta tutan canlılar olarak, sabah işlerine gitmek için evlerinden çıktıklarında, geride bıraktıkları konusunda en ufak bir fikirleri var mı sizce? Yok be hiçbirinde fikir falan… Yeryüzünü çekilmez kıldıkları gibi kadını da çekilmez kılıyorlar, hepsi bu. Kendi doğrusal yapılarını bırakıp da kadının engebeli dünyasına adım atamıyorlar, korkuyorlar çünkü. Değişime açık değiller; çoğu, futbol, siyaset, seks, iş hayatı gibi basit şeylerin peşinde bir ömür harcıyor.

Neyse fazla sinirlenmemem lazımmış, doktor olan sevgilim söylemişti. Obsesif miymişim kompülsif miymişim, ne haltsam işte ondanmışım da ondan. Şu saçma dünyada neye saplanıp kaldıysam artık.

Hava o kadar sıcak ki, karşımda duran yolu gösteren camlı kısım kızıla çalmış, üzerine düşecek bir damla suyu hasretle kucaklamayı bekliyor. Asfaltın üzerindeki dalgalanmalar içine aldığı bütün görüntüyü başka bir boyuta taşıyor, insanoğlunun algısının ayarlarıyla oynuyor. Alnımdan akan ter damlası kirpiklerim tarafından durdurulabilse de kuruduktan sonra ortaya çıkan tuzun yakıcılığına bir çare bulabilmiş değilim. Zamanında sıkı ve ince bacaklarım, şimdi üzerindeki bütün yağları eritmenin peşinde, eskiyi özlemle anıyor fakat eskiye dönebilmek için kırk katırlık odunun ısıttığı bir odada aylarca beklemem gerekiyor haberleri yok. Hadi diyelim ki yağlarımdan kurtuldum zihnimdeki fazlalıklardan nasıl kurtulacağım, onu söyleyin bana. Zihnimi yenileyecek bir doğa olayı var mıdır yeryüzünde acaba? Onca erkeğin oluşturduğu tahribatı nasıl onaracağım. Basit zihinlerinden, zihnime akan o manasız, tutarsız, hiçbir hüviyet barındırmayan düşünceleri nasıl yok edeceğim?

Durun ben size en iyisi mi bu dediğim erkeklerden birisiyle olan hikayemi anlatayım yoksa sayfalar dolusu tasvir yapacağım yine. İçerideki masanın üstünde, Woolf kitaplarının arasına sıkıştırdığım sararmış kağıtlara dönüş yapmak istemiyorum keza. Ramazan ayıydı, etraf susamlı pide kokuyordu. Öylesine sert geçiyordu ki o kış, Porsuk Çayı’nın üzerinde paten yapıyordu insanlar. Köprüler, üzerlerinde oluşan sarkıtlar nedeniyle metalik ifadelerini yitirmiş, doğa harikasına dönüşmüştü. Tabiat ana bile bu manzara karşısında çatır çatır çatlıyordu. O zamanlar bir hastanede hemşirelik yapıyorum. Nişanlımdan ayrılalı üç ay olmuş olmamış. Zihnimde hala benden ayrılırken söylediği cümle yankılanıyor: Kişiliğimi senden sonra yitirmeye başladım Yasemin, özüme dönmem lazım artık. İçimden diyorum herhalde okey masasını özledi pezevenk. Kusura bakmayın arada bozuluyor ağzım, hele konu erkekler olunca hepten kaybediyorum ipin ucunu. Nöbetten çıkmış eve doğru giderken canım, güzelim pidelerden çekiyor. Giriyorum pide kuyruğuna. İki önümde bir adam elinde bir kitap, okumaya çalışıyor. Sırtında bir battaniye, ayaklarında terlik, kitaptan okuduğu cümleleri titreyen dudakları sayesinde yeryüzüne salıyor. Ağzından çıkan dumanın sıcaklığıyla çözünen kelimeler bir saniyelik sürede katılaşıyor, tekrardan çözünüp anlam kazanacakları zamanı beklemeye başlıyor. Elindeki kitabın ismini ve yazarını merak ediyorum. Edebiyata düşkünlüğüm babaannemdendir, daha küçücükken elime tutuşturmuştu sarı sayfalı kitapları. Her ne kadar yaşıma uygun olmasa da zamanla anlamaya başlamıştım onları. Ondan sonra da kolay kitap okuyamadım. Babaannem istemeden de olsa zoru başartmıştı bana.

Dayanamıyorum, merhaba diyorum. Suratıma şaşkın şaşkın bakarken, uzun suratındaki titreme bir anda kesiliyor. Altın levhanın üzerine yağan bir santimlik karı andıran surat rengi bir anda pembenin en duru halini alıyor. Battaniyenin altındaki vücudu alev alev yanmaya başlıyor, hissediyorum. Etrafı sadece benim görebildiğim bir buhar tabakasıyla kaplanıyor. Onu bu durumdan çıkarmalıyım diyorum. Okuduğunuz kitap diyorum ki, ismi nedir merak ettim. Con...rad diyor. Conrad mı? Joseph Conrad okuyan bir erkek hiç görmemiştim diyorum içimden. Joseph Conrad okuyan bir erkek ile yatmamıştım da. Özür dilerim bunu yazmak zorundaydım. İnsanın gündelik yaşantısında yaptığı çoğu davranış yapmacıktır, doğal olan bir şey varsa o da içinde, derinlerde gömülü olan ilkel duygulardır. Bu duygular gün yüzüne çıkmadıkça daha da derine inerler ve ortaya çıkma zamanı geldiği zaman değişime uğrarlar. O yüzdendir ki dudaklarını öpmek istediğimiz bir kişiye yaklaşınca çoğu zaman bunu başaramaz, komik bir davranış sergileriz. Halbuki yüzeysel duygularımız kadar normal olmalıdır ilkel duygularımız da.

Nostromo diyor, ismi… O an ona aşık oluyorum. Biz kadınlar çok garibiz, bir erkeğe aşık olmak için fazlasıyla bahanemiz vardır. Kimisine omuzları için aşık oluruz, kimisine de okuduğu kitap için… Yazıyor musunuz diye soruyorum. Anında evet diyor. Gözlerindeki parıltıdan anlıyorum bu işi çok sevdiğini. Nerede yaşıyorsunuz diye soruyorum. İki sokak ötede oturuyorum diyor. Terliklerle iki sokak yürümüş, Conrad okuyan bir manyak var karşımda diye düşünüyorum. Birlikte yürüyelim mi diyorum, tamam diyor. Yol boyu susuyoruz. Evinin önüne gelince, o ana kadar suskun ve mazlum olan adamın içinden devasa bir adam çıkıyor ve beni tuttuğu gibi apartman boşluğuna itiyor. Komşuların görmesini ya da soğuğu düşünemeyecek kadar esriyen zihnimizin istediği tek şey bedenlerimizin birleşmesi. Sabahın ilk ışıklarına kadar sevişiyoruz. Yazdıklarını okuyor arada bana. Sigara dumanının hakimiyetine girmiş odanın loş ışığı altında, karşımda sıska vücuduna rağmen dev bir adam zannettiğim birisi duruyor. Her bir devinimi yüreğimi coşturmaya yetiyor.

Kızıl güneş ışınları, bütün sıcaklığını odaya dolduruyor bir süre sonra. Aşık oldum adama eminim. İstediğim kişiyi buldum sanırım diyorum. Onca erkekten sonra… Uyuyakalıyoruz. Öğleye doğru kapı sesine uyanıyorum. Israrlı çalışlar karşısında daha fazla dayanamıyorum. Üzerime geçirdiğim birkaç kıyafetle kapıyı açıyorum. Kucağında ve yanında iki çocuk, elinde büyükçe çanta ile bir kadın görüyorum. Beni görür görmez elindeki çantayı düşürüyor yere. Salak gibi anlayamıyorum durumu hala. Kime bakmıştınız diyorum. Orospunun birine diyor. O an zihnimdeki bütün düşünceler yer değiştiriyor, beyin damarlarım kafatasımı zorluyor, felçli bir insan oluyorum adeta. Arkamda daha ismini öğrenmediğim adam beliriyor. Açıklayabilirim tatlım, siz haftaya gelecektiniz ama diyor. Basit zihni hala karısının haftaya gelecek oluşunu sorguluyor. Kadının bağırışları ve çocukların şaşkın bakışları arasında odaya dönüyorum ve kıyafetlerimin tamamını giyiniyorum. Evden nasıl çıktığımı ve yol boyunca ne yaptığımı hatırlamıyorum. Ne salak yaratıklarız değil mi? Ne beklemiştim ki acaba? İstediğim erkeğin bir anda kucağıma düştüğünü mü? Hayır bir de sonrasında arayıp buluyor beni, mutsuzum, seni unutamıyorum diyor. Tek gece birlikte olduk daha. İstediği kadın benmişim. Karısı onu hiç anlamıyormuş, çekilmez buluyormuş. Benim için mükemmel olan bir başkası için çekilmez oluyor. Ne biçim iştir bu? Bir şey sahip olunduktan sonra değerini yitiriyor sanırım. Okkalı bir küfür düşünün burada, hem benim hem de adam için.

Şimdi balkon camının kenarındaki dantel işlemeli sandalyeme oturmuş bunları düşünüyorum. Sıcaktan kavrulan tenimi buz gibi yapmaya yetiyor da artıyor bile düşünceler. Arada karşı apartmanda sigara tüttürüp derin düşüncelere dalan kırk, kırk beş yaşlarında esmer bir adama bakıyorum ama o beni hiç fark etmedi şimdiye kadar. Ne hoş adamdır kim bilir. Ne düşünüyor acaba o kadar. Belki o da benim erkeklerden yakındığım gibi kadınlardan yakınıyordur. Haklı ama adam, hangimiz düzgünüz ki… Çoktandır radyo açmadım, açayım durun, belki sanat müziği falan çalıyordur. Müzeyyen Senar çıkar da iki tek atarım tek başıma.

Taylan Kara
Aman ideolojik olmayın! İdeolojik olunacaksa biz
Hep söylenir: ideolojik olmayın! İyi bir romanda takacak hiçbir kulp bulamadıklarında bunu söylerler: “çok ideolojik”…

M. Gorki, N. Hikmet veya O. Kemal’i ideolojik bulurlar (ki bu doğrudur), ama onlara göre E. Şafak, A. Altan, P.Mağden ya da O. Pamuk ideolojik değildir. Doğal olan bunlardır; diğerleri sapmadır, anomalidir, olmaması gerekendir.

Oysa “ideolojik” diyerek aşağıladıkları, sadece kendi ideolojilerinden olmayanlardır.

Edebiyatı bir serbest piyasa arenası haline getirmeleri, sanatın metalaştırılması, vasat edebiyatı yazarlarının birer “star yazar” haline getirilmeleri, dev panolardaki “bestseller” kitap reklamları hiç ideolojik değildir!

En gerici burjuva ideolojilerini en kaba, en klişe şekillerle kitaplarına serpiştiren yazarlar “ideolojik değil” diye kutsanmıştır. “Antimilitarizm yapıyorum” diyerek roman kahramanlarına attırılan ve roman estetiğini alt üst eden sloganlar, yazarın kendi fikirlerini ispatlamak için kahramanın ağzından konuştuğu onlarca metin, onlara göre hiç ideolojik değildir, olmamıştır.

Yazdığı dili bile bilmeyen yazarların her sayfasından sloganlar saçılan ve içinde karakter bile olmayan kitaplarını, ortaokulda kompozisyon diye yazılsa başarısız sayılacak gülünç metinlerini, piyasa edebiyatının baronları başyapıt diye topluma pompalamaktadır. Bu hiç mi hiç ideolojik değildir!

Ülkenin en çok torpil dönen kurumlarından birisi olan ödül kurumları aracılığıyla bu “ideolojik olmayan” bey-hanımlar, “doğal edebiyatı” şekillendirmiştir. Bu özgürlükçü ve ideolojik olmayan beyler-hanımların kendi ahbaplarına, yandaşlarına, sevgililerine, birbirlerine ve hatta kendi kendilerine (evet evet yanlış okumadınız kendi kendine!) verdikleri ödüllerle edebiyat bir atıklar yığınına dönüştürülmüştür ve bu çürüme hiiiiç ideolojik değildir!

“İdeolojik değil” diye kutsadıkları şey, dünyanın en ideolojik şeyidir aslında.

Vasatlık bir ideolojidir. Vasat edebiyatı dört dörtlük ideolojik metinlerdir. Piyasa edebiyatı yaşamda görebileceğiniz en ideolojik şeydir.

Roman estetiğini güncel siyasete kurban etmek, başlı başına bir ideolojidir. Estetik niteliği yüksek romanlar da öyle…

*

Çoğu okur bir kitabı kendi özgür isteğiyle mi seçer? “Kitapçıya gidip kendim seçiyorum, kimse baskı yapmıyor” diyor olabilirsiniz.

Bir okur, bir kitapçıya gittiğinde girişte gözüne sokulan, metrelerce afişi önünü kesen kitaplar tesadüf eseri mi oradadır? Her rafın bir kira bedeli vardır. Kitap eklerinde öve öve göklere çıkarılan kitaplar beleş mi yazılmaktadır? Kitap eklerinde kapaklarda çok satacak kitapları pazarlayan “eleştirmen”lerin saatliği kaç liradır? Bankamatikte para çekerken reklamını gördüğümüz kitaplar, neden kitapçıların vitrininde, kitap eklerinde, afişlerde ve bilboardlarda gördüklerimizle aynıdır acaba?

Türkiye’de en çok satan-sattırılan kitaplar birkaç istisna dışında, insanı en çok ahmaklaştıran, estetik değeri en düşük kitaplardır. Piyasa edebiyatı, sistematik bir ahmaklaştırma düzeneğidir ve her şeyiyle ideolojiktir; en ideolojik kısmı ise “ideolojik olmadığı” iddiasıdır.

Bir ülkede öne çıkarılan, vitrinlere konan, çok satan, çok sattırılan, bütün kitap eklerinin kapaklarını kaplayan kitaplar hep aynı tip kitaplar ise orada –o pek sevdikleri tabirle-

totaliterlik, bir diktatörlük vardır. Bu bir piyasa diktatörlüğüdür. 12 eylülün edebiyatımıza yaptığı “iyilik” budur. Piyasa edebiyatı için gerçekten de paha biçilmez bir iyiliktir.

Bu anlayış, 12 eylül darbesinin postalların, copların ve tankların koruyuculuğunda girmiştir edebiyatımıza…

İdeolojik değil dedikleri, bu kulağından-burnundan ideoloji akan manzaradır.

Ama sermaye sınıfının ideolojisi onlar için “doğal”dır ve ideolojiden sayılmaz!

*

Romanlarında kahramanları toplumsal bağlamlarını gözeterek yaratan O.Kemal ideolojiktir ama içindeki bütün sosyalistlerin manyak, seks düşkünü, dönek ya da kadın satıcısı olduğu küfür romanları ideolojik değildir onlara göre…

O. Kemal’in son derece başarıyla işlediği yaşayan karakterleri ideolojiktir ama O. Pamuk’un son derece kötü bir roman olan Kar kitabındaki, nur yüzlü şeyhler, mutlaka dönek solcular, psikopat-darbeci- Kemalist-Jakoben “karakter” ve de en önemlisi bütün bunların roman estetiğine aykırı bir şekilde harmanlanması ideolojik değildir! Geçenlerde Emre Kongar, Kar kitabı ile ilgili “ılımlı İslam yanlısı” diye bir değerlendirmede bulunmuştu (1).

E. Kongar’ın bu değerlendirmesi doğrudur, ancak Kar romanının tek sorunu bu değildir ve çok daha fazlası vardır. Kar romanının edebi eleştirisi ayrı bir yazıda ele alınacak kadar geniştir, meraklısı şimdilik Cengiz Gündoğdu’nun bu yazısını okuyabilir (2).

Öte yandan piyasa edebiyatının bugünkü iktidarına, Emre Kongar’ın “özgün” katkılarını da unutmak mümkün değildir ama bu da bir başka yazının konusudur.

*

Gerçekten çok mu ideolojikiz?

Kim ideolojik değil ki? Piyasa edebiyatının bu devasa kültür endüstrisinin ideolojikliğinin yanında bizim ideolojikliğimiz bir bebeğin biberonu kadar masum kalır.

Çok mu ideolojikiz? Ne kadar ideolojik olursak olalım, topluma dayatılan bu kokuşmuş edebiyatın ideolojikliğine yetişemiyoruz bile.

Dünyanın en ideolojik cümlesi “ben ideolojik değilim” cümlesidir. Nerede bir “ideolojik olmayın” lafı duyuyorsanız, orada, işte tam orada ideolojikliğin daniskasını görürsünüz.

Kim ideolojik değil?

Artık bir Augias ahırına dönmüş edebiyat ödülleri mi ideolojik değil?

Hepsi birbirinin karbon kopyası kültür-sanat sayfaları mı ideolojik değil?

N.Hikmet’in şiirleri ideolojik de o şiirleri sansür eden banka yayınevleri mi ideolojik değil?

Bestseller kitaplar, star yazarlar, erkekler için gri kadınlar için pembe kapaklı çıkarılan kitaplar, TV lerden çıkmayan, bilbordlardan inmeyen piyasa yazarları mı ideolojik değil?

Güncel siyasetteki hesaplarını, roman estetiğini hiçe sayarak son derece kaba ve sınır tanımaz bir şekilde uygulayan aşırı bir ideolojik duruş var karşımızda…

İdeolojik olmayan ne var? Papyonuna kadar ideolojiye batmış, saçlarının ucuna kadar ideolojik adamlar, bakışlarındaki buğuya kadar ideolojik kadınlar, kitaplarındaki noktalara virgüllere kadar ideolojik yazarlar bize ideolojik olmayın diyorlar!

Piyasa Edebiyatı, kültür sanat sayfalarıyla, kitap ekleriyle, edebiyat ödülleriyle, dergileriyle, bakanlığın teşvik parasıyla, star yazarlarıyla, çok satar kitaplarıyla koca bir ideolojik kütle olarak karşımızdadır.

Bu nedenle eleştirileceksek “niye ideolojikiz” diye değil, ama “ niye yeterince ideolojik değiliz” diye eleştirmeliyiz kendimizi. En az onlar kadar ideolojik olmak zorundayız.

Ne yapmaya çalışıyoruz?

N. Hikmet’in bilinen şiiridir:

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Annelerin ninnilerinden, spikerin okuduklarından, yürekten, kitaptan ve sokaktan birkaç tane yalan eksiltmeye çalışıyoruz, hepsi bu… Çünkü yalanın evrenselleştiği yerde gerçeği söylemek devrimci bir tutumdur.