• 29.incelememe eski bir şiirimle başlamak istiyorum :

    Bana ''bir ten kokusu'' borcun var sevgilim..
    Bir kez bırakmadın ki,
    Onunla yaşayayım senden sonra..
    Odamda, yastığımda solusaydım..
    Soludukça hasret şarkılarına takılsaydım.
    ''Bir ten kokusu..'' zaman kadar gel..
    Yangınlarıma bir ''ten kokusu..'' teselli serpiştir..
    ''Bir ten kokusu'' kadar sarıl bana,
    ''Bir ten kokusu'' kadar öp beni,
    ''Bir ten kokusu'' kadar birlikte ağlayalım..
    ''Bir ten kokusu'' tablolar çiz duvarlarıma..
    ''Bir ten kokusu'' kadar gülücükler bırak sevdama,
    Bana ''bir ten kokusu'' borcun var sevgilim
    Madem yokluğunda,
    Ellerin silemiyor gözyaşlarımı;
    Dudakların dudaklarıma baharlar dökemiyor..
    Bana ''bir ten kokusu'' borcun var sevgilim..
    Bana ''bir ten kokusu'' borcun var sevgilim
    ''Bir ten kokusu..''

    ***

    Patrick Süskind, Münih, Paris ve güney Fransa'da Montolieu'da yaşayan bir Alman olup, pek çok yazar,şair gibi sıradışı biridir kendisine verilen ödülleri bile almayı ve reddeden insanlara karışmayan biri olarak şu satırları yazdığım saatlerde dünyamızda nefeslenmektedir.(Kitap 33 ayrı dilde, sekiz milyon satmış.)

    Senarist olma özelliğini eserlerinde kullandığını düşünüyorum. Koku gibi, insan yaşamında hayati öneme haiz bir temayı işlerken, gerek roman, gerek sinema filmi olarak daha fazla kendisinden söz ettirebilmesi için, notaların bilinen sayısına eş bir fazlasını bulmak gibi, insanı büyü gibi etkileyecek bir kokunun peşindedir. Roman bu yanıyla bizde koku konusunda farkındalık oluşturmayı da amaçlamış ve bunu başarmıştır.

    Kokulara özel bir hassaiyeti biri olarak, (Almanca Das Parfüm) ''Koku'' adıyla, roman epeydir ilgimi çekiyordu. Kar kokusundan, kahveye...Yeni doğan bebek kokusundan, sönmüş mum kokusuna, bahar akşamları penceremizi açtığımızda ruhumuzu sarhoş eden çiçek kokularından, yağmurdan sonraki toprak kokusuna; kadın teninde, kadın tenini aşmayacak kadar haddini bilen parfüm kokusuna kadar zaaflarımdır...Say say bitmez kokular...

    Tabi roman bu şekilde romantik bir koku atmosferi yaşatmak yerine, manyak bir kişiliğin, aradığı kokuyu seri cinayetlerle güzel kadınları öldürmesi etrafında temellenince, o güzelim koku farkındalığınız yerle yeksan oluyor..! İlkbahar yerine kar-bora fırtına...! Yazarlar da romanlarında ters köşeyi severler.

    Patrick Süskind, eserinin sonunda, kokuya doğa üstü bir güç yükleyip, Grenouille'e tapınmayla başlayan, toplu fuhuşa kadar evrilen bir mecra ile çığrından çıkılıyor!
    ( Filmini de izledim, bu sahneler erotizmde Fransız sinemasına taş çıkartacak kadar iğrençti.)

    Koku temasından, bizim dünyamıza ait senaristler aslında enfes senaryolar çıkarabilirlerdi, diye hayıflanmadan edemedim.

    Kokunun bir gücü var mı, sorusunu da kendimize sormamızı sağlıyor eser. Ben öteden beri olduğuna inanırım. Güzel koku, renkler, zaaflarımıza da hitap eder. Yoksa şişesinde bir parfüm, tabancada şarjöründe duran bir mermi gibiyken, kadın teninde, saçlarında bir erkeği zaafından vuran kurşun haline nasıl dönüşebilirdi...

    ''Gül alırlar gül satarlar
    Gülden terazi tutarlar
    Gülü gül ile tartarlar
    Çarşı pazar güldür gül'' demenin güzelliği neredesin..?

    Koku (parfüm) elde etme sanatı ve koku alma/duyma özelliğini de yaratan Allah'ın san'atının sonsuz çeşitliliğini es geçersek, nankörlük olur. Bendeniz balık kokusuna da bayılırım ve balık pazarında gezerken, balık cinslerine bakar, hepsine ayrı lezzet verildiğini tefekkür ederek, hayran kalırım. Koku almakla, dilimizin tad alması, kulaklarımızın ''ölçüsünde'' duyması fark etmediğimiz nimetlerden olduğunu düşünürsek, esere verilen zamanın boşa gittiğini söylemiş olmayız.

    Bunca analizden sonra, eser, beklentimi karşıladı mı? Kişiden kişiye, ve kişinin o anki ruh haline göre değişen bir olgu olduğunu gözardı etmeksizin, benim gibi kişileri roman doyurmuyor desem, mazur görülmüş olurum düşüncesiyle, okuyanların keyif alması dileklerimle.
  • Hiç tek başınızayken evinizde yalnız olmadığınızı hissettiğiniz bir an oldu mu? Bazen öyle bir hisse kapılırsınız hani ve tüyleriniz diken diken olur. Ama bir süre sonra bu his geçer; çünkü evinizde yalnız olduğunuzu biliyorsunuzdur. Türk yaşam biçimine baktığımız zaman genellikle apartman dairelerinde yaşarız ve birileri görmeden yabancı birinin evimize giremeyeceğine inanırız. Bu yüzden de böyle bir his anında evimizde kimse olamayacağını düşünerek odaları kontrole gerek duymayız. Peki ya şehirden uzak bir yerde hani o gürültü ve karmaşadan uzakta yaşamak hayalimize dalarak, müstakil, çok odalı en az iki katlı bir villada yaşadığınızı düşünün. O zaman da bu hisse kapıldığınızda odaları tek tek kontrol etmek istemeyecek misiniz. Hayır, hem de gerçekten birinin evinizin içinde sizin özel alanınızda bir yabanının olabileceği endişesiyle zangır zangır titreyerek kontrol edeceksiniz. İşte bu kitap böyle başlıyor. Ama tek bir fark var; bu sefer evinize gelen kişinin yabancı olmadığını biliyorsunuz. Evinize geken kişi kocanız aynı zamanda oğlunuzun babası. Onu karşılamaya iniyorsunuz aşağıya ama bir şeyler hayatın olağan akışına uygun değil. Garip bir his. Sesleniyorsunuz... Yüzünü size dönen adamın kocanız olmadığını görüyorsunuz. Ne yapacaksınız? Ve o adam size sevgilim diye hitap ediyor, kocanız gibi davranıyor hatta onun giysilerini giyip eve girerken onun gibi davranıyor. Başka bir çareniz yok. Belli ki bu adam bir manyak ve siz onun karısı rolünü oynamak zorundasınız. Çünkü 6 yaşındaki oğlunuz yukarıda odasında uyumaktadır. Evet Wulf Dorn bu işi iyi biliyor ve abartılı bir dil kullanmıyor. Zekice yazılmış bir roman. Nefes kesici bir gerilim.