Nasıl bir cüretti ki, yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer, Tonguç’a, "Sen bunları (köylüleri) okutuyorsun da ama sonra başımıza iş çıkarmasınlar," diyebiliyordu?
Nasıl bir zihniyetin kucağına düşmüştük?
Meğerse, adam zaten bakan olur olmaz, "İsmail Hakkı Tonguç’un yaptıklarının ve Köy Enstitülerin belini ben kıracağım," demiş de biz o günlerde duymamışız.
Evet, sadece Tonguç Baba’nın değil, enstitülerin de belini kırdılar.
Tıpkı ileriyi gören Tonguç’un, Hasanoğlan’ın müdürü Rauf İnan’ın görevden alınması üzerine İnönü’yü uyardığı gibiydi: "Bir kez kelle verirseniz, bir daha önünü alamazsınız."
Gördüğünüz üzere önü alınamadı, alınamıyor.
Velev ki öyleydi, enstitüler komünistti, kız erkek bir arada, uygunsuz hal içindeydik, hatta iftiralarındaki gibi tuvaletlerde ceninler yüzüyordu (tövbe tövbe), peki ya Halkevleri, Halkodaları... Onların kapatılmasının bahanesi neydi?
Hatırlayın, harf devriminden sonra halk dershaneleri adıyla başlatılan okuma yazma seferberliğini. Bu kurumların millet mekteplerine dönüştürülmesi ile 16-45 yaş arası bir buçuk milyon insana okuma yazma öğretilmişti. Hem de bir iki yıl içinde.
1930’da açılan şehirlerdeki Halkevlerinin, köylerdeki Halk Okuma Odalarının sayısı 1936’da 500’e kadar yükselmişti. İçinde küçük kitaplıkları, çalışma kolları olurdu. Dergiler, gazeteler gelir, yoksul köylü çocukları bu sayede kitap, dergi okurdu. Yaşar Kemal’in, Ülkü Tamer’in, Hasan Hüseyin’in anılarını okuyanlar, buralardan çok istifade ettiklerini hatırlar.
DP başa gelince buraları da kapattı.
Üstelik mal varlıklarına el koyarak...
Sormak hakkımız değil mi? Ne yani, bunların içinde de komünistler mi vardı? Yaşlı başlı insanların bir araya gelmesi de mi sorundu?
Cevap, enstitüleri kendisinin kapattırdığıyla övünen, yıllar sonra da Adalet