"...rusya'ya gelen bazı yabancı yazarlar kendilerini bu çekiciliğe kaptırmışlardı. bu yazarlar hiçbir zaman görmedikleri kadar büyük bir sevgi seli, coşku ve hayranlıkla karşılaştıklarından, kitaplarını rus halkına okutup böyle sevdiren bir rejimi övmeleri gerektiğini düşünmüşlerdi; cömertliğe cömertlikle, coşkuya coşkuyla karşılık vermek insanin doğasında vardır: doğruyu söylemem gerekirse, rusya' da bazen ben de neredeyse kendimi kaptırıp bu coşkuya katılacaktım. bu büyüleyici sarhoşluğa kendimi kaptırmamamı, kendi gücüme değil, adını bilmediğim ve hiç öğrenemediğim birine borçluyum.
öğrencilerle yapılan bir buluşma sonrasıydı, öğrenciler etrafımı sardılar, benimle kucaklaştılar, tokalaştılar. bu sevgi gösterisinden çok duygulanmıştım, hayat dolu yüzlerine mutlulukla bakıyordum. dört beş kişilik bir grup beni otelime kadar geçirmiş, yanıma verilen bir tercüman kız öğrenci her şeyi tercüme etmişti. ancak otele gelip de kapımı kapattığımda gerçekten yalnız kalabildim, on iki gündür ilk kez yalnızdım, çünkü her gün bana birileri eşlik etmişti, her gün sımsıcak bir sevgi seli içindeydim. soyunmaya başladım, ceketimi çıkarırken elimin altında bir şeyler hissettim. elimi cebime soktum, bir mektup vardı. fransızca yazılmış ama postayla gelmemiş bir mektuptu bu, o kucaklaşmalar ve kalabalık arasında biri gizlice cebime koymuş olmalıydı. imzasız bir mektuptu, zeki ve çok insancıl düşünen biri yazmıştı, bir "beyaz" değildi, ama son yıllarda sürekli artan özgürlük kısıtlamasına duyduğu bir öfkeyle yazmıştı. "size söylenen her şeye inanmayın," diyordu kimliği belirsiz bu kişi. "size gösterdikleri şeyler kadar, göstermedikleri birçok şey olduğunu da unutmayın. bilin ki, sizinle konuşan insanlar, size söylemek istediklerini değil, sadece izin verilen şeyleri söylüyorlar. hepimiz