romana baktığımızda öykümüzün 4 ana sacayağı üzerinde şekillendiğini görmekteyiz bunlar: şehvet, baba katilliği, adalet ve vicdandır (tanrı). şehvet öykünün her yerine homojen biçimde dağılmış durumdayken inanç ve adalet olguları belirli kısımlarda karşımıza çıkmaktadır. baba katilliği ise öykünün etrafında şekillendiği kaynaktır diyebiliriz.
kısaca bakalım:
vicdan (tanrı); aslında buna “vicdan” ya da tanrı demek doğru olmayacaktır hatta en başta sadece “inanç” demeyi düşünmüş olsam da inancın öyküde çok daha farklı biçimlerde ortaya çıktığını ya da farklı karakterlerde farklı şekillerde ortaya çıktığını düşünürsek bu ayağa sadece “vicdan” demeyi daha uygun görüyorum. vicdan öykü boyunca ivan’da “çocukların ölümüyle” ve “babamın ölmesine acaba ben mi neden oldum?” sorusuyla gün yüzüne çıkarken, mitya’da “şehvet” fikriyle, yine baba katilliği fikrinde belirmektedir. alyoşa’nın vicdanı ise starests zosima’nın cesedinin kokmasıyla farklı bir biçim almıştır. smerdyakov’a gelirsek; smerdyakov vicdanını daha doğrusu suçunun ağırlığını kaldırmadığını ve kefaretini ödeyeceğini mahkeme günü öncesinde intihar ederek göstermiştir. öykümüzde vicdani bir muhasebeye girişmeyen, gerçek manada tanrısız olan (ki ivan açık bir tanrıtanımaz ya da nihilist değildir) ve hiçbir ahlaki yargıyı sahiplenmeyen, zosima’nın karşısında olsun çocuklarının karşısında olsun insanlık durumlarıyla sürekli alay eden ve şehvetin yularından tuttuğu bir at gibi ölüme doğru dörtnala koşan tek bir karakter vardır; fedor pavloviç karamazov. burada biraz çekinerek de olsa şunu ifade etmeliyim ki; ivan gibi bir karakter yaratmak ya da alyoşa gibi bir karakter yaratmak (dostoyevski dışındaki yazarlar için muhakkak fazlasıyla meşakkatli olsa da) dostoyevski için büyük bir başarı değildir ama “fedor pavloviç
romantikliği güzel hoş da şu hakikat takıntısı yok mu? heh o beni bayağı sinir ediyor. arada güzel sözleri de yok değil, örnek:
"böylece uzakta her şey şiir olur"
demiş. nietzsche'yi anımsatıyor pardon nietzsche novalis'i anımsatıyor. pos bıyık da dağlara uzaktan bakmakla içinde olmak ayrı şeyler diyordu. ama novalis'in vardığı nokta ile pos bıyığın vardığı noktalar arasında da başka dağlar var. her dağcı ve şair romantik değil neticede.
o bu değil de alman romantikleri kant'a sığınan avrupalı birlikçileri görselerdi kalplerine hançeri saplarlar mıydı? sen kalk, kant'ı geç fichte'ye takıl sonra torunlarının torunları locke'dan ilhamla ve kant'tan hareketle (her ne kadar kendi içinde kapalı olsa da) sevgi-barış-düzen birliği kursunlar, olacak iş mi şimdi bu daha doğaya döneceğidik! hani hepimiz hıristiyan sosundan arındırılmış ademoğllarıydık?
olmadı, bi dahaki sefere. öpücükler...
not: uzakta şiire dönen nice novalislere bir dakikalık saygı duruşu.
eskiçağ yazarlarının dili tabiatın dilidir, bir insan diline çevrilmiş olan; bizim yeniler yazarların dilini duyuşlardan bağımsız olarak konuşuyorlar, yani kaçık bir dili; söyledikleri görünüşte bir tutarlılık taşıyor ve ekseriya tesadüfen doğru. bunun sebebi, kendilerini gözlem yoluyla değil , okuyarak yetiştirmeleri; insan hiç bilmediği bir şeyi anlayamaz da tabii. böyleleri o ünlü eskiçağ yazarlarının kendi sandıkları gibi olduğunu düşünüyor ve onları o şekilde taklit ediyorlar. horatius muhakkak ki bir şehir okulundan çıkıp üniversiteye gidenler için yazmamıştır, böylelerinin öğretmenleri için bile yazmamıştır. dünyanın birinci avlusunda yaşadıktan sonra onlar için yazamazdı. herkes en kolay, ait olduğu sınıfın insanları için yazabilir, bütün dünyada mensubu sayıldığı sınıf için değil.
lichtenberg
"sakın bunları söyledim diye ihsan'ı sevmediğimi sanma! o büyük adamdır suat. hem de çok büyük adam. yalnız bir tek kabahati var; kitap gibi konuşuyor. hatta kitap gibi düşünüyor. ne dehşetli şey değil mi? kitap gibi düşünmek! yani tecrit ve tasnif ederek, varılacak yeri bilerek... ben bir labirette dolaşır gibi konuşurum. sen bir saat rakkası gibi iki haddin arasında gidersin. o ise daima terkibin peşinde. düşüncesinin ışığında ve düşüncesinin yolunda muayyen hedefe yürür gibi konuşur. "
''...amcam alex vonnegut bana çok önemli bir şey öğretmişti. işler sahiden iyi gittiğinde mutlaka fark etmeliyiz, derdi. büyük zaferlerden değil, basit anlardan bahsediyordu. bir ağaç gölgesinde limonata içmek ya da fırından gelen ekmek kokusunu almak veya balık tutmak yahut karanlıkta dikilirken, belki bir öpücüğün ardından konser salonundan gelen müziği dinlemek gibi... bu tür zamanlarda yüksek sesle, ''daha ne olsun?'' demek çok önemlidir, derdi.''