allan meggil kendisini (ve kendince diğer 3 filozofu da) belirli bir kalıp üzerinden okumuş. bu da biraz şüpheyle yaklaşmama neden oldu. o kalıbı da kısaca yazayım: "dionisisçu ve apolloncu söylem-yazım-ayrım" (buraya üç nokta koyuyorum siz doğru terimi iliştirin). bu ayrımın yerine göre oldukça faydalı özellikle nietzsche'de belki de "hakiki" gelebileceğini kabul ediyorum ya da kantlaştırma ve nietzscheleştirme diye iki ayrı durak seçecek/uyduracak olsam altına imzamı atarım. ama fruko'nun iktidar ve söylem ile olan ilişkisindeki flu tutumunu buraya yerleştirmek enteresan geldi.
diyeceksin ki niye?
neyse bakın burasını dikkatli okuyun:
"foucault'nun iktidarın üretkenliği iddiasının nereden geldiği ya da hangi dinamiğe tekabül ettiği konusunda gizem yaratmaya gerek yoktur; zira iktidarın üretken bir şey olduğu anlayışı, "o dionysoscu canavar" zerdüşt'ün çok iyi bildiği, en üst düzeyde dionysoscu bir içgörüdür. foucault, iktidarın yaratıcı bir güç olduğunu ileri sürerken ilk yapıtlarının yapısalcılığı ile arasına mesafe koyar (ilk yapıtlarında yalnızca dışlanan, bastırılan, sansür edilen, tecrit edilen, maskelenen, gizlenen "oyuna dahil"ken [en jeu] , iktidar -yani, bu işlemlerin yaratıldığı merkez- oyun dışıdır ( hors jeu ] ) . bir başka deyişle, foucault apolloncu biçimciliği reddedip artık açıkça post-yapısalcı olan bir konumu benimsemektedir"
ben buraya bi soru işareti koyuyorum.
neden? çünkü fruko'nun iktidar'ın üretkenliği ile kast ettiği üretimin, yıkım ile (dışlama ve tecrit olarak alalım) iç içe olduğunu, ilk dönemindeki iktidar söylemi ile oldukça benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. eğer allan'ın ortaya attığı savı desteklesek bile bunu nietzscheci bir dionisosçulukla birleştirmek de biraz zorlama oalbilir. kesinlikle "doğru budur" diyerek yazmıyorum
"her şey yine özgürlük adına! sana derim ki, insanın, yani bu mutsuz yaratığın doğarken elinde bulunan özgürlüğü armağan edebileceği birini bulmaktan daha büyük bir derdi yoktur. ama insanların özgürlüğünü ancak onların vicdanını rahatlatan biri ele geçirebilir. ekmekle sana tartışmasız bir bayrak verilmişti: ekmeği ver, insanlar önünde eğilsin, çünkü ekmekten daha kesin hiçbir şey yoktur. ama eğer aynı zamanda başka biri de onun vicdanını senden habersiz ele geçirmişse işte o zaman senin ekmeğini bile fırlatıp atar ve vicdanını çelen bu adamın peşinden gider. bu konuda haklıydın. çünkü insan yaşamının sırrı sadece yaşamakta değil, ne için yaşadığındadır. insan ne için yaşadığı konusunda kesin bir düşüncesi olmadan yaşamaya razı olmaz ve çevresi ekmekle dolu da olsa dünyada kalmaktansa kendisini yok eder. bu böyleydi, ama bak sonuçta ne oldu: insanların özgürlüğünü ele geçirmek yerine sen tuttun onların özgürlüğünü daha da artırdın! yoksa bir insan için huzurun ve hatta ölümün bile iyiyi ve kötüyü ayırt etmede özgür seçimden daha değerli olduğunu unuttun mu? insan için vicdanının özgürlüğünden daha cezbedici bir şey yoktur, ama bundan daha acı verici bir şey de yoktur. insanların vicdanını ebediyen rahatlatmak için kesin esaslar yerine sen tuttun alışılmamış, varsayımsal ve belirsiz ne varsa onu aldın, insanların yapabilecekleri şeyleri aldın, bu yüzden de onları hiç sevmiyormuş gibi davrandın, hem de bunu yapan kimdi, onların uğruna hayatını vermeye gelmiş biri! insanın özgürlüğünü ele geçirmek yerine sen bu özgürlüğü çoğalttın ve özgürlüğün acılarıyla insanın manevi hükümdarlığını ebediyen ezdin. senin tarafından baştan çıkartılmış ve büyülenmiş olarak peşinden özgürce gelmesi için insanın sevgisini istedin. eski sert yasanın yerine, insan, sadece karşısında duran
"öte yandan belirsiz ikilik'i ikinci gerçeklik olarak ortaya atmasının nedeni de ilk sayılar dışındaki sayıların, plastik bir maddeden çıkar gibi kolayca ondan çıkabilmeleridir. ancak gerçeğin kendisi buna ters düşmektedir. ayrıca bu filozofların görüşü akla uygun da değildir. gerçekten de onlar birçok şeyi, maddeden meydana getirtmektedirler. buna karşılık yine onlara göre form, ancak tek bir defa meydana getirebilir. ne var ki tek bir maddeden ancak tek bir masanın çıkarıldığı açıktır. oysa formu uygulayan sanatkâr, tek bir varlık olduğu halde, birçok masa meydana getirir."
"platoncular da idealarını ortaya atarlarken öncesiz-sonrasız duyusal varlıklar ortaya atmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. sonra idealar ve duyusal varlıkların dışında aracı varlıklar olduğu kabul edilirse bundan sayısız güçlükler ortaya çıkacaktır: çünkü bu durum da hiç kuşkusuz kendinde çizgilerle duyusal çizgiler arasında aracı çizgiler olacak ve bu durum diğer her çeşit şeyle ilgili olarak da geçerli olacaktır."
"sonra platon'un belirttiği gibi gelecekle ilgili olarak, örneğin bir hastanın sağlığına kavuşup kavuşmayacağını bilmek söz konusu olduğunda,
bir hekimle bilgisiz bir insanın görüşleri kuşkusuz aynı ağırlığa sahip değillerdir. nihayet bizzat duyuların kendi aralarında, bir duyunun başka bir duyunun konusuna ilişkin tanıklığı ile kendi konusuna ilişkin tanıklığı, hatta kendisine yakm bir duyunun konusu ile ilgili tanıklığı ile bizzat kendi konusu ile ilgili tanıklığı aynı değerde değildir."
“kişinin kendi üzerine, kendi olduğundan daha doğru bir şey yazması olanaksız. kendi üzerine yazmak ile dış nesneler üzerine yazmak arasındaki fark da burada. kişi kendi üzerine ancak kendi boyu kadar yazabilir. kişi burada cambaz bacakları üstünde, ya da merdivene tırmanmış değildir; kendi çıplak ayakları üstündedir.”
artık adamsız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya, ve görünüşe bakılırsa sanki ideal konumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi özelinde yaşamayacağı ve kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritileceği söylenebilecek. insanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi sayan, ama artık yüzyılların akışı içersinde kaybolmaya yüz tutmuş insanmerkezci tutum, büyük bir olasılıkla ben'in kapısına gelip dayanmıştır , çünkü bir şeyi yaşamanın en önemli yanının o şeyi yaşamak, eylemin en önemli yanının da eylemde bulunmak olduğu yolundaki inanç, insanların çoğuna artık bir safdillik gibi gözükmeye başladı. çok kişisel yaşayan insanlar gerçi hâlâ var; bu gibileri: “dün şuna ya da buna gittik” veya “bugün şunu ya da bunu yapıyoruz” demekteler, ve başkaca bir içeriğe ya da anlama gerek duymaksızın buna seviniyorlar. parmaklarının temas ettiği her şeyi seviyorlar ve ne kadar mümkünse o kadar özel kişi oluyorlar; dünya, onlarla ilintisi kurulduğu anda özel dünya oluyor ve bir gökkuşağı gibi parlıyor. belki de çok mutlular bu insanlar; ama nedeni asla kesin olmamasına karşın, başkalarına sırf bu yüzden saçma geliyorlar. ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı.