Tove Ditlevsen’in Çocukluk kitabı, adının çağrıştırdığı masumiyetten çok uzak bir kitap. Bu kitapta çocukluk; güvenli, sıcak ya da korunmuş bir alan değil, aksine insanın içine yerleşen ilk yalnızlık hissinin kaynağı olarak anlatılıyor. Ditlevsen, çocukluğunu anlatırken okura acındırmaya çalışmıyor; duygularını dramatize etmiyor. Tam tersine, mesafeli ama keskin bir dürüstlükle yazıyor. Bu da metni daha sarsıcı hâle getiriyor.
Kitap boyunca yoksulluk, sevgisizlik ve duygusal ihmal çok güçlü bir arka plan oluşturuyor. Annesiyle kurduğu ilişki özellikle belirleyici. Anne figürü soğuk, eleştirel ve mesafeli; sevgi veren değil, sevgiyi eksilten bir karakter olarak yer alıyor. Babası ise daha yumuşak ama hayata tutunacak gücü olmayan biri. Bu iki figür arasında büyüyen Ditlevsen, daha çocuk yaşta sevginin şartlara bağlı olduğunu öğreniyor. Kendini sürekli eksik, fazlalık ya da yanlış yerde hisseden bir çocuk portresi çiziliyor.
Ditlevsen’in dili oldukça sade; süslü cümleler, büyük benzetmeler yok, bu sadelik sayesinde metin daha gerçek ve daha çarpıcı oluyor. Okurken bir hikâye okumaktan çok, bir insanın iç sesine kulak veriyormuş hissi oluşuyor. Yazar, çocukluğunu anlatırken bugünden geriye bakıyor ama çocukluk acısını yumuşatmıyor. “Zaman geçti, iyileşti” demiyor. Aksine, o duyguların yetişkinliğine nasıl etki ettiğini hissettiriyor.
Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, yazıyla kurulan bağ. Ditlevsen için yazmak bir heves ya da yetenek meselesi değil; hayatta kalmanın bir yolu. Daha çocukken kelimelere tutunması, onun ileride nasıl bir yazar olacağının ipuçlarını veriyor. Yazı, bu kitapta bir kurtuluş değil ama bir sığınak olarak duruyor. Kitaptaki bazı şiirleri özellikle çok çarpıcı.
Çocukluk, okuru rahatlatan bir kitap değil. Tam tersine, insanın kendi