Sırlar Kapısı, Kalplerin Açıldığı Yer
Romanın adı bile başlı başına bir çağrı: Bab-ı Esrar Esrarların Kapısı.
Ahmet Ümit, annesi İngiliz, babası Konyalı bir sufi olan Karen'i, babasının mirasıyla, kendi iç dünyasıyla yüzleştirmek üzere Konya'ya getiriyor. Baş karakterimiz kendini Mevlana Celaleddin Rumi ile Şems-i Tebrizi’nin efsanevi buluşmasının, ayrılığının, kavuşmasının ve derin sırların ortasında buluyor.
Burada modern hayatın sorgulamaları, rüyalar, tarihsel izler var. Ama asıl kalp atışı, tasavvufi damarda: İlahi aşk, benlikten sıyrılma, hakikatin aranışı. Şems, güneş gibi gelen derviş, Mevlana’yı kitap bilgeliğinden aşk ateşine çekiyor. Mevlana da Şems’te kendini, daha doğrusu kendini aşanı buluyor.
Tasavvufi yaklaşımla bakınca, Şems-Mevlana ilişkisi aşık-maşuk metaforunun en güzel örneklerinden biri. Şems, Mevlana’ya der ki: “Senin olanı sana getirdim.” Bu cümle, romanın kilit anlarından. Hakikat, dışarıdan gelmez; zaten içtedir, ama bir ayna gerekir ki görülsün. Şems o ayna oluyor. Mevlana’nın ilmi, Şems’in ateşiyle yanıp, Mesnevi’nin o coşkulu ney sesine dönüşüyor.
Şems’in kaba dervişliği, Mevlana’nın zarif ilmiyle buluşunca, ikisi de birbirinde eriyor. Kıskançlıklar, ayrılık acıları, hatta Şems’in kayboluşu... Bunlar hep yolda sınav. Roman cesurca giriyor bu konulara: Mevlana’nın oğlunu affetmesi, baba acısı, pişmanlık... Ama tasavvufi damarda bunlar kahır ve lütufun iki yüzü gibi. Her ayrılık, daha derin bir kavuşmaya kapı aralıyor.
Karen’in yolculuğu da bu damarda anlam kazanıyor. Batılı, akılcı bir kadın, Konya’da babasının mirasıyla, sufiliğin kokusuyla karşılaşınca kendi ben'ini sorguluyor. Yüzük motifi güzel: “Senin olanı kimseye verme.” Bu, tasavvufta sırrın korunması gibi, herkesin erişemeyeceği o iç hakikat.
Romanın tasavvufi kısımları