Çünkü suç saklansa da, suçluluk kalır. Yastığın üzerinde uykusuzluk lekesi, kalpte kimliği meçhul ağnı, kursakta bekleyen taş gibi kalır. Bende de kaldı.
(...) “Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi… Hayat ve ölüm… Alındığı yere nisbetle, meçhûl bir malûm veya malûm bir meçhul… Bütün dâva, hayatın gâyesi, mâlûmu meçhûllükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!..
Seslen bana
Senin sesin iyidir.
Hüznün o samimi sonunda yeşeren
Garip otun sesidir senin sesin.
Bu suskun asrın boyutlarında ben,
Bir sokağın metindeki tasnif idraki tadından daha yalnızım.
Gel ve yalnızlığımın ne kadar büyük olduğunu anlatayım sana.
Ve benim yalnızım öngörmezdi eskiden, surların gece baskınını
Ve aşkın biricikliği işte bundandır.
Kimsecikler yok,
Gel işte ne olur, kaçıralım hayatı
İki görüşme esnasında paylaştıralım o vakit.
Gel taşın halinden birlikte bir şey anlayalım.
Gel bazı şeyleri erkenden görelim ne olur?
Bak saatin havuzu yüzeyinde ateşli akrepler
Zamanı dönüşe mahpus kılıyor.
Gel ve su ol, bir kelime gibi suskun cümlemde.
Gel ve erit aşkın nurlu cürmünü avuçlarımda.
Isıt beni!
(ve bir gün Kaşan yaylasında hava bulutlandı
sonra bir sağnak başladı.
Üşüdüm, o zaman
Bir taşın arkasında
Gelincik ocağı beni ısıttı.)
Bu bildiğiniz karanlık sokaklarda
Ben şüphenin vuruşu ile kibritin karşılaşmasından korkarım.