• Patatesten soğana , maruldan ıspanağa hatta baharatlardan ete kadar yiyeceklerin belli oranda radyasyon verilerek raf ömürlerinin uzatıldığını kaç tüketici bilir? Etiket üzerindeki radyasyon verilmiş anlamındaki yeşil rengindeki “radura” işaretini kim anlar? Türkiye de gıdaların radyasyona tabi kılınmasıyla ilgili “Gıda ışınlama yönetmeliği” 6 kasım 1999 da sessiz sedasız yürürlüğe girdi. Gıda ışınlanmasında gamma-pak şirketi ilk ve tek onay almış şirket durumunda. Şirketin sahipleri nevzat yalçıntaşın oğulları (İstanbul ticaret odası başkanı) Murat ve Mehmet yalçıntaş ile çocukların dayısı memduh üretmen . “Az radyasyondan bi şey olmaz” sözü bana hep çernobil faciasından sonra “çayda radyasyon tehlikesi yok” diyerek çay içen dönemin anaplı bakanı cahit aral’ı anımsatır!
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • Ey, bu toprak için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    (Mehmet Akif Ersoy)
  • Hayır hayır, bu nasibi almak için doğmadın.
    Onun için doğdun ki sen, kadınlığın hakkıyla
    Ocağının karşısında saadete eresin;
    Göğsünü kabarttıran anneliğin aşkıyla
    Evladına sütün gibi pak duygular veresin.
    Sen aziz bir yoldaşsın:
    Senin sesin hayat için dövüşmeye koşturur,
    Senin sevgin vatan için fedakarlık öğretir,
    Senin yüzün insan için bir merhamet duyurur;
    Senin ile insanoğlu yeryüzünü şenletir.

    Lakin bizler bu hakları unuttuk,
    Kadınlığı hayvanlıkla bir tuttuk,
    Ninen gibi sana dahi hor baktık;
    Seni dahi garip, yoksul bıraktık!...
  • bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? 
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; 
  • Uzun süredir varlığından haberdar olduğum fakat bir türlü okuyamadığım, hatta iyi bir çevirisini okumam gerektiğini düşündüğüm Devlet(Politeia)’i sonunda bitirdim.

    Platon, Sokrates’in öğrencisi ve onu konuşturmuş kitapta. Yıllar önce tartışma üslubumdan dolayı bir ağabeyim tarafından Sokrates’e benzetildiğim de duyduğum bu ismi o anda sevmiştim. Tek bir görüşünü bilmeden, tek bir fikrini tahlil etmeden. Çünkü biri bana benzetmişti, hem de kötü bir benzetme olarak

    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 33.baskısını okudum. Hasan Ali Yücel klasikler dizisi içerisinde yer alan bu eseri Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Ali Cimcoz çevirmiş. Hem de ne çeviri, girişte kendilerini eleştirerek başlamışlar. En güzel çevirinin bile aslını veremeyeceğini peşinen kabul etmişler ve hassasiyetlerini anlatmışlar ve eklemişler, çevirenlerin gözüyle okuyorsunuz, yani bizim filtremizden geçeni veriyoruz size, art niyetli değil belki ama ufak tefek anlam kaymaları da olabilir uyarılarını yapmışlar. Teşekkür ediyorum kendilerine.

    Devlet, Sokrates ve Platon’un kendilerinin de kabul ettiği üzere yeryüzünde kurulamayacak ütopik devletlerini anlatıyor. Adım adım, kabul ettire ettire. Doğruluk nedir? Eğrilik nedir? sorularıyla başlayan süreç, soluksuz yaklaşık 400 sayfa devam ediyor.

    Sokrates görüşlerini karşıdaki kişiyle yaptığı diyalog sürecinde kabul ettirmeye çalıştığı için, karşıt görüşlüyü adım adım köşeye sıkıştırma felsefesiyle hareket ediyor. Bunu zorla yapmıyor, ikna ederek yapıyor. Mantıklı deliller sunuyor ve gelen cevaplar doğrultusunda süreci yürütüyor.

    Eğriliğin övülmesi ve eğrilerin daha mutlu olduğu görüşlerinin sunulması üzerine Sokrates dayanamaz tartışma sürecini başlatır. Doğruluğu tanımlar ve doğru toplumu inşa etmeye başlar. Bu süreçte kurulan devletin bir yöneticiler grubu -ki bunlar filozoftur-, bir de koruyucular grubu vardır -ki bunlar özel seçilmiş erkek ve kadınlardan oluşmuş, hem bedeni hem de ruhi eğitimleri çocuklarından beri yöneticiler tarafından organize edilmiş pak bir ekip olarak hayal ediliyor-. Eğitim süreci aşırı kontrollü, müthiş sansürcü olarak eleştirilebilir, fakat eğriliğin kapıdan içeri bakmasına bile müsaade edilmemesinin başka bir yolu olmadığı da adım adım kabul ettiriliyor.

    İki kanun koyuyor.
    1-Tanrıdan yalnız mutluluk gelir.
    2-Tanrılar aldatmaz.

    1.kanun, “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.” (Nisa Suresi, 79.ayet) ile birebir benzerdir.
    2.kanun ise “Allah, O’ndan başka tapılacak yoktur, ancak O vardır. Andolsun O, sizi olacağında şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” (Nisa Suresi, 87.ayet) ile benzerdir.

    Kitabın genelinde İslam’a aykırı olan bazı görüşler olsa da yukarıdakine benzer şekilde pek çok görüş ayet ve hadislerle uyumludur.

    Bu devlette herkesin bir işi var. Herkes uzman olduğu işi yapmaktadır. Temeli doğruluk olan bu devleti tek bir kişi de yönetebilir bir mecliste. Önemli olan bu ikisinden de doğruluk harici bir görüş ortaya çıkmayacağı için bir sorun olmayacağı. Bu çerçevede en iyi yönetim biçimi olarak monarşi gösterilmiştir. Yönetim biçimlerini insanlara benzeterek iyi ve kötü yanları hem şahsi hem de devletsel boyutta tartışılmıştır.

    Katılmadığım ve Sokrates’in de anlatırken en çok zorlandığını kabul ettiği kısım: Koruyucuların kadın, çocuk, mal ve mülk sahibi olmamaları, fakat bunların hepsine grup olarak ortak sahip olmaları gerektiğini düşündüğü kısım. Kendine göre bir mantık örgüsüyle bencilliği ortadan kaldırıp, sadece vatan için çalışacak bir koruyucu grup hayali akla yatkın gibi fakat epeyce ütopik

    Filozofları, daha doğrusu düzgün filozofları en üstün insan olarak gören Sokrates, devleti onların yönetmesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Bunu halka karşı bir görev olarak yapacaklarını, bu makamdan bir çıkar elde etmeyeceklerini çünkü filozofların aşağılık dünyevi zevklere önem vermediğini izah etmektedir.

    Mağara örneği ile neyi biliyorsak sorgulattıran Sokrates, alçak-orta-yüksek seviyeli bir dünyada alçaktan ortaya çıkanın yükseldiğini, ortadan alçağa inenin ise alçaldığını zannettiğini oysa ki bunların yükseği hiç bilmediğini vurgulayarak üstünlüğün bilgi sever olmakta gizli olduğunu, şöhret sever ve para sever olmamak gerektiğini anlatıyor.

    İdeal devleti aristokrasi olarak belirten Sokrates, 4 bozuk devlet düzeni ve bunlardaki yönetici ve insan modellerini tartışıyor.

    Timokrasi, Oligarşi, Demokrasi, Zorbalık…
    En iyiden en kötüye gidişte, demokrasinin zorbalıktan önceki en kötü 4.yönetim biçimi olması çok ilginç değil mi?

    İsteklerin özü ve çeşitlerini incelerken, 3 kısım olduğunu belirtip:
    1-iyiliği emreden kısım
    2-öfkeyi emreden kısım
    3-şehveti emreden kısım

    Bu üçü arasındaki dengenin yaşam sürecindeki imtihanımız olduğu, doğruluk ve eğriliğin bu dengeye bağlı olduğunu anlatılıyor.

    Bitirirken yoktan var etme, yapma ve benzetme üzerinde tartışmalar yapılıp, Tanrının insan hayatlarını nasıl adil dağıttığı görselleştirilerek anlatılmış.

    Binlerce yıl öncesinde yazılmış bir kitaptaki çok doğru tespitleri hala öğrenememiş insanlar olarak bir an önce bu bilgi birikimlerinin üstüne yapacağımız eklemelerle daha parlak süreçlere adım atmalıyız.