• 140 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kudüs aşığı şairimiz Nuri Pakdil...

    Şiirlerinde ve hayatında sürekli iki metafordur "Anne Ve Kudüs."

    Büyük Şair ve Fikir adamı Nuri Pakdil’i okumadan ve hayatını araştırmadan önce bende sürekli bu ikisine neden bu kadar bağlandığını anlamamıştım. Anne ve Kudüs ilişkisini harika dizelerle bize sunardı Pakdil. Örneğin “Anne ol” derdi. “Çünkü anne bir çocuktan bir Kudüs yapar.” Anne? Kudüs? Annenin Kudüs yapması? Uzun uzun düşünmek gerekirdi aslında…

    Birileri sağ olsun bizim yerimize sormuşlar Şairimize şöyle cevap vermiş bir söyleşide bu soruya:
    "Bir gün anam radyoda, Müslümanların Kudüs'e alınmadığını dinlemiş. Kalkmış, iki rekât namaz kılayım, gözü yaşlı Kudüs için dua edeyim demiş. Sonra tam secdedeyken bir hal gelmiş. KUDÜS ANADIR… KUDÜS ANADIR... diye bir ses işitmiş, sonra korkmuş tabii, gitmiş hemen Mehmet Efendi Hazretlerine anlatmış. Mehmet Efendi Hazretleri, doğrudur, demiş, KUDÜS ANADIR, göklerin övüncüdür Kudüs. Anne sevgisi her türlü sevginin üstünde gelir, her tecrübeyi şekillendirir. Onun kokusu ve varlığıyla can bulur her insan... O, erkekten üst bir makamdır. O yüzden de Kudüs anadır, en önde o gelir, demiş. İşte bu yüzden de benim anacığım, benim annem Kudüs'tür derdi. Bana da sadece kendisinden başka, Kudüs'e ana dememe izin verirdi. Kudüs'ün ve Filistin'in acısını sadece analar yakinen anlayabilir..."

    Kudüs'ün ve Filistin'in acısı aslında İslam dünyasının acısıdır.
    Çünkü İslam toplumu bozulmaya başladıkça İslam Toplumları geriye gittikçe Kudüs esir düşmüştür. Tembellik, bıkkınlık, kötü hasletler İslam Toplumuna musallat olduğu günden beri acı çekmeye başlamıştık. Hem biz hem de yeryüzünün tüm mazlumları…

    Ama onlar içinde en Mazlum olanı en çok ağlayanı değil miydi Kudüs..?

    O zaman Kudüs değil midir, kendimize gelmemiz gerektiğini haykıran..?

    Aslında Kudüs o halde esirken, İslam Dünyası değil midir esir olan..?

    İslam’ın o pak nesli değil miydi? Kudüs’ü ayakta tutan. Sarı Kubbeli Sevgiliyi ayakta tutan.

    O İslam’ın ilk nesli değil miydi Ona yönelen… Kudüs aslında İslam’ın o azizi nesli değil miydi?

    Bir anne olmak ve Kudüs doğurmak…

    İslam'ın ilk ve o pak neslini yeniden yeryüzüne getirmek..

    Bunun için ne yapmak gerekir..?

    Cevap veriyor büyük usta Pakdil: “Kalk ayaklarına Kudüs gücü gelsin…”
  • Ömründe medrese, mektep görmemiş, üç beş uydurma hadis ile sekiz sen masaldan başka sermaye-i marifet edinememiş ümmi vaizler kürsilere tasarruf edilenden beri, bu millet-i merhume, dini umacı heyetinde, sahib-i şeriatı da haşa yeniçeri ağası fitratında tahayyül etmeye başladı! İslamın o pak, o nezih, o ilāhi simásı birçoğumuzun hayalinden silindi gitti!
  • Eyvâh, ıssız diyâr-ı dilber …
    Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!
    Uçmuş da içindeki terâne
    Kalmış sessiz bir âşiyâne.
    Yer yer medfûn durur emeller…
    Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!
    Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk
    Olmuş yatıyor o buk’a-i pâk?
    Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd ?
    Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd ?
    Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan
    Üstünde bu perde perde hicran?

    Lâkin görünen kimin hayâli?
    Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli…
    Gîsû-yi siyâh-ı târumârı,
    Altında cebîn-i lem’adârı,
    Zulmetler içinde subh-i mahmûr;
    Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;
    Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl
    Bârân şeklinde dürr-i seyyâl;
    Yâ sînede her zaman coşan yâd,
    Yâ kayd-i bedende rûh-i âzâd.

    Ey tayf-ı nigeh-firîbi yârın,
    Olmaz mı bir ân için karârın?
    Heyhât, serâb-ı şavka döndün…
    Karşımda parıldamanla söndün…
    Kimden sorayım ki nerde dilber?
    Makber gibi samt içinde her yer.
    Cânan! Cânan!.. dedim, arandım…
    “Bir aks-i nidâ” dedikçe, yandım!
    Yâ Rab, neye hem sağır, hem ebkem,
    Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
    Ey sevdiğimin sevimli yurdu,
    Hâlin bana şimdi pek dokundu!
    Aç sîneni; yâd-ı nükhetinden
    Bir şemmeye kâilim bugün ben.
    Bir vakt o şemîm-i nâz-perver
    Tâ subha kadar yanımda bekler,
    -Ümmîde verip bekâ sabûhu –
    Sermest-i safâ ederdi rûhu.
    Heyhât o nesîm-i sâf şimdi
    Nâzan, nâzan semâya gitti.
    Ey lâne-i târumâr söyle,
    Cânan sana artık inmiyor mu?
    Ey mâtem-i pâyidâr söyle,
    Sâhandaki nevha dinmiyor mu?
    Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr,
    Yâdında mıdır o nazlı reftâr ?
    Ey darbe-i bâda karşı, ra’şân ,
    İnşâd-ı enîn eden nihâlân !
    Bir şi’r-i revân olup da cânan,
    Geçmez mi bu gölgeden hırâman ?
    Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!
    Ömrüm gibi ansızın mürûr et!
    Yâ kalb-i fezâya bir hutûr et:
    Âfâkımı lem’a lem’a nûr et.
    Bin nevha-i cân içimde pür-cûş
    Geldim bu garîb yurda, medhûş.
    Feryâdımı yok mu eyliyen gûş?
    Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmûş:
    Bir “yok!” diyecek sadâ da yokmuş!..
    Mehmet Akif Ersoy
    Sayfa 92 - (DİYANET VAKFI YAYINLARI)
  • 231 syf.
    ·6 günde·Beğendi·6/10
    Rüyalara inanır mısınız?

    Geçmişle, gelecek arasında köprü kuran rüyalara mesela...
    Korkuttu mu?
    Kimimizi belki...

    Rüya alemi azıksız çıkılan bir yol gibidir. Hazırlık yapmadan gidersin. Kendini, Nerede?
    Nasıl?
    Ne şekilde?
    Bilmediğin, bilemediğin bir yolda bulursun. Bazen çamurlu, bazen güneşli, bazen sevinçli bazen de karanlık, rüya bu ya!

    Alein Kentigerna bir rüya yaşatmak istedi okuyucunun zihninde belki de kalbinde... Ayetullah'ı rehber etti bu yolda.
    Evet, yazar rüyayı kurguladı; yazdı, çizdi, kırdı ve en son da bozdu uyandırdı okuyucuyu rüyadan. Benzetmelerle betimlemelerle karakterleri, kitaptaki havayı nakış nakış işledi:

    "Güneşe yol alan bir gemi gibi umut doluydu yüzü"(syf:26)

    "Sesi bahar ışıkları altında eriyen kar yığınları gibi yumuşamış, dağlardan derelere akan sular gibi berraklaşıp pak-laşmıştı."(syf:152)

    Kimi zaman da nasihatler etti:

    "Eğer bir şeyi değiştirmek istiyorsan Murathan, önce kendini öldürmelisin. Kendi nefsini, kibrini. Hırsını öldürmeyenler hiçbir şeyi değiştiremezler. Yargılarını söküp atmalısın içinden, inandığın şey için yürümelisin. Biz de öyle yapacağız. İnançla yürüyenler eninde sonunda zirveye ulaşırlar."(syf:162).

    Bazen kelimeleri bol kullandı bazen de noktayla çabuk kavuştu kelimeler. Su gibi akan sayfalar da vardı bir bunaltı gibi boğazıma çöreklenende, sanıyorum ki bu yazarın ilk kitabı acemilikleri vardı ham kavun tadı vardı adeta sert ama tatlı..
    Alein Kentigerna, anonim bir yazar hatta " türk" olduğuna dair söylentiler var. Nitekim kitapta bu durumu güçlendiren bazı emarelerde yok değil mesela kitapta bir haham bir papaz ve bir de imam yer almakta ve üç din hakkında da yeterli bilgiye sahipti. Yazar, gizemli görünmeyi seviyor olsa gerek ki gerçek adı ve hayatı hakkında bir bilgi kırıntısı dahi mevcut değil. Bu durumda " türk" olduğu kanısını kuvvetle muhtemel arttırmakta benim nazarımda.

    Başta da demiştim, rüyalar azıksız çıkılan bir yol gibidir diye. Ayetullah'ta bu yolda azıksızdı ve gittiği her yer gizemle doluydu. Öyle ki bu yolun bir kolu Mayalar'a bir kolu Silifke'ye uzanmaktaydı, varın gerisini siz düşünün. Sayfalar adeta bir koridor gibi upuzundu ışık bazen göründü bazen kayboldu. Kimi zaman adım adım ilerledi kimi zaman koşar adım. Kitap bölümlerden oluşmaktaydı ve bir bölümde günümüz işlenirken - ki bazı bölümler bir ya da birkaç sayfa- bir bölümde 1000 yıl öncesinde yaşamış başka karakterler anlatılmaktaydı ve bu durum beni yordu, kitapla aramda bir kopukluk meydana getirdi. Sona doğru parçalar birleşmeye başladı.Bir süre sonra kendiniz de tahmin eder hale geldiniz. Lakin son, son değildi.
    Bir tat eksikliği vardı. Sanki domatesli bulgur pilavı yapmışsın ama domates koymamışsın gibi.
    Belki de yazar okurda soru işareti bırakmak istedi ya da böyle ön gördü bilemiyorum. Kitaptan çıkardığım derse gelecek olursak eğer;

    Bir gün yok olsanız bile, güneş yarın yine doğacak ve yine batacak. Dünya böyledir iyileri iyiler, kötüleri kötüler takip eder.

    Rüyalara inanıyorsanız ve seviyorsanız Ayetullah'ın rüyasında da keşfe çıkmaya ne dersiniz?

    Alein Kentigerna #37447195 etkinliğini hazırlayanlara teşekkür ederim. Bir sonraki kitapta görüşmek dileğiyle.

    Keyifli okumalar.
  • Ey şanlı bayrak!
    Bakma bana öyle dalgın dalgın
    Uğruna can vereceğim elbet bir gün
    Bu mavi gökyüzünde
    Narin narin salın
    Ey gökyüzü!
    Ne mübareksin gökyüzü
    Bir yanından minareler yükseliyor
    Bir yanında bayraklar dalgalanıyor
    O geniş ve pak göğsünde
    Ezanlar yankılanıyor
    Mehmet Ali Mengüloğlu
  • Geçen hafta merhum Cemaleddin Efgâni’ye dair birkaç söz söylemiştim. Maksadım o büyük adama isnat edilmek istenilen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Ne yazık ki bu sefer de “Cemaleddin mülhid değildi, fakat Vehhabi idi.”iddiası ortaya sürülmeye başladı.

    Acaba bu şayiayı çıkaranlar bir adamın alnına “Vehhabi” damgasını yapıştırmanın ne demek olduğunu biliyorlar mı?

    Vehhabilik belirli bir mezhebin ismi olmakla beraber Arabistan’ın birçok yerlerinde dinsiz tanınan yahut öyle tanıtılmak istenen adamlara verilen bir pâyedir. Lehinde söylenen sözlere inanmamak, lâkin aleyhinde söylenenlere derhal iman etmek insanlarda cibilli bir özellik olduğu için meselâ ben bugün çıkar da Allah’tan korkmadan en akidesi pak bir adam hakkında “İyidir ama dinsiz olmasa!..” dersem az zaman sonra zavallıyı bütün aşiret halkı baştan başa mülhid tanır. Acaba bu adam ilhadı gerektirecek ne yapmış, ne söylemiş demeyi hatırlarına bile getirmezler!

    Müslümanlıkta en güç bir şey varsa o da bir adama dinsiz payesini vermekten ibaret olduğu halde faziletini, irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz yahut düşünme tarzını kendi meşrebimize uygun görmediğimiz kimseleri bu hasbi rütbe ile gözden düşürmek nedense bize pek kolay geliyor! 

    Lüzum-ı küfür başka, iltizam-ı küfür yine başka iken yüzde doksan dokuz ihtimal doğrudan doğruya tekfirine icab eden bir adamı yüzde bir ihtimalle kurtarmak üzerimize farz iken biz aksine binde bir zayıf ihtimalle yakaladığımızı dinsiz yapıp çıkıyoruz, gerideki dokuz yüz doksan dokuz iman ihtimalini nazara bile almıyoruz!

    Arabistan’a gidin, en büyük adamları Vehhabi, Türkistan’a gelin Formason, Acemistan’a uğrayın dinsiz yahut Babi!

    En garibi şurasıdır ki bütün İslam memleketlerinde bu unvan ile teşhir edilen adamların büyük bir kısmı Müslümanlığı müdafaa etmeye hayatını vakfetmiş olan ümmetin büyükleridir, milletin fedakârlarıdır!

    Bir yabancı aramıza girse dese ki: Ey Müslüman cemaat, falan, falan, falan zatlar sizin en akledeniniz, en âliminiz, en fazlınız olduktan başka, millet evlatlarının saadetine çalışmış olmak itibariyle iyilikseveriniz, en hamiyetlinizdir. Siz bunları Vehhabilikle, masonlukla itham ediyorsunuz, yani Müslümanlıktan çıkarıyorsunuz. Demek sizin dininiz akılla, ilimle, faziletle, hamiyetle kabil-i telif olmayacak! Bu söze karşı ne diyebileceğiz? 

    Bugün Mısır memleketinde İslam’ın menfaatlerini müdafaa eden ne kadar hamiyetli kalem varsa hepsi Cemaleddin’in terbiyesi sayesinde yetişmiştir. Tevhid dünyasına binlerce muharrir el, binlerce mütefekkir dimağ hediye eden Cemaleddin, Vehhabî olabilir mi?

    Merhumu ne Afganistan’da ne Hindistan’da ne Avrupa’da ne Osmanlı toprağında rahat bırakmadılar, hiçbir yerde oturtmadılar. Cemaleddin Müslüman âleminde hakiki, sermedi bir uyanış başlatmak gayesine matuf olan hamiyetinde kısıtlama yapsaydı, bu siyasetine azıcık fasıla verseydi, dünyanın her yerinde şerefiyle mütenasip bir debdebe içinde yaşayabilirdi. Fakat o koca adam, hamiyetini yüksek maksadı uğrunda zamanın her türlü musibetlerine göğüs gerdi; başkalarının zorunlu olarak dayanamayacağı mahrumiyetlere, ümitsizliklere o kendi tercihiyle katlandı. Kemal’in tabirine göre o, yaşayan bir şehit idi:

    Ne devlettir şehid-i zî-hayat olmak bu dünyada!

    Cemaleddin hakkında söylenen Vehhabilik Şeyh Muhammed Abduh için de esirgenmiyor. İki senedir Sırat-ı Müstakim’in sayfalarında merhumun eserlerini görüp duruyoruz. Allah için söyleyelim, hangi manasına alınırsa alınsın, Vehhabiliği okşar bir cümlesi, bir makalesi görüldü mü? Bazıları “Şeyhin zühdü ilmi nisbetinde değildir.” derler. Olabilir. Lakin acaba merhum bütün hayatını itikâfla, nafile ibadetlerle geçireydi İslâm âlemi için daha faydalı mı olacaktı? Mösyö Hanoto’ya karşı çıkıp da Mağrib’deki milyonlarca Müslüman’ın haklarını müdafaa etmek, öyle zannederim ki asırlarca nafile ibadet etmekten daha sevaptır.

    Bilmez misiniz Hz. Ömer tabiûndan Ebu Kılabe’ye, “Bence seni evlat ve iyalin için nafaka tedarikiyle meşgul görmek, böyle mescit köşelerinde itikâf halinde görmekten daha hayırlıdır.” demiş. Düşünmeli ki Ebu Kılabe nihayet üç beş kişiden ibaret ailesine yiyecek bulacaktı. Abduh ise üç yüz milyonluk bir ailenin hayatı için çalışmak mecburiyetinde idi!

    İşte bugün bir Cemaleddin’i bir Muhammed Abduh’u yok! İslâm dünyası hakikaten kimsesiz, cidden garip. Biz bu gibi ümmetin büyüklerini rahmetle, hürmetle anmalıyız ki geriden gelenler aramızda tatlı bir hatıra bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücahededen vazgeçmesinler.

    Üç beş sene önce bir Frenk bana demişti ki: “Fen ve sanat erbabının kıymetini takdir edemiyorsunuz, mazursunuz; lakin çalışma ve hizmet erbabını takdir etmiyorsunuz! İşte bu kabahatiniz, affedilmez…” “Ey akıl sahipleri, ibret alınız!” (Haşr 59/2)