• Ne acılar var. Ve bizler ayağımıza batan kıymığa dahi kıyametler koparıp, melankoli denizinde boğulmaya dünden razıyken, ne kadar da körüz sahip olduklarımıza karşı. Gerçekten asıl engel zihinde mi, bedende mi, yoksa kalpte mi? Bunları sorgulatmasının yanında, yüreğimi kanatan bir kitap oldu "Sol Ayağım". O kadar samimi ve içten anlatmış ki yazar. Onun ve onun gibi rahatsızlığı olan kişilerin gerçekten ihtiyaç duydukları şeyin samimiyet ve içten bir alaka, bir sevgi parıltısı olduğunu o kadar derinden ifade etmiş ki... Kimbilir her gün nice acılı yüreği teğet geçiyoruz. İlgisiz, duyarsız, daha da kötüsü acıyan bakışlarla kaç insanın kalbini kırıyoruz.
    Bu kitap bana duyarlı olmanın, samimiyetin, içtenliğin önemini bir kez daha fark ettirdi. Tüm bunların yanında mücadelenin, azmin, bir amaca tutunmanın tüm engelleri nasıl önemsiz kıldığını gösterdi. Ve çoğunlukla unuttuğum bir şeyi bir kez daha hatırlattı. Ne kadar az şükrettiğimi... Christy Brown'u ve "Sol Ayağım"ı asla unutmayacağım.
  • Gerçek savaş: İnsanın manevi yıkımı. Toplum: Akla gelebilecek en korkunç arena. Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir. Savaş, insanın iki dudağı arasında. Barış palavra, savaş hep var. Başarısız bir sevgili, mutlak aşkın düşüyüm. İç dünyam bir evren. Delirmeme ramak kaldı. Yaşayacak bir Niçin’im var ama nasılları kaldıramıyorum.

    Canetti’nin Kien’i, Greenberg’in Deborah’ı, Rilke’nin Malte’si; Joyce’un Finngans Wake’i, Dostoyevski’nin Yeraltı’sı aynı kapıdan içeri girerler; gizemli ormanların derinlerinde yaratılan melankoli havasındaki içsel hesaplaşmalar, bireyselliğe yüklenilen yeni anlamlar ve düş gücünün sınırsızlığı ile yeni bir dünya yaratılırken, biçimsel karmaşa ve mutlak doğruyu kural edinmeyen bir dilin vaatsiz ve kuralsızlığı aslında basit bir şeyi ifade eder ve söylenilmek istenen şey bellidir: ‘Bizim hiçbir rotamız yok.’

    Bütünsel uygunluğun dışında, ben nereye gidersem değil, ‘yol nereye götürürse’ metodunu şiar edinen yazarlar her zaman etkilemiştir beni. Tüm savrukluğa, uyumsuzluğa, hatta saçmalıklara rağmen hayatın her anına temas eden düşünce zenginlikleri ve çok yönlü eğilimlerine bakıldığında bir yazardan daha fazlasını bulmak zor olmasa gerek. Edebi anlamda Proust’la kıyaslanması mümkün olmayan Dostoyevski’nin tinsel gücünü hisseden bir okurun, iki yazarın zihninde bıraktığı etkisini baz alıp Dostoyevski’nin ağır gelmesiyle, bilinç akışı ile yazılan metinlere açık olduğu söylenilebilir. Keza Malina, başından sonuna kadar, birinci tekil anlatımın doğasında olan bilinç akışı ile yoğrulan bir roman…


    Farklı bir dil, olay örgüsünün olmayışı, kahramandan çok yazarın ön plana çıkması gibi sebeplerle uzun süreli ve yorgunluk getiren alışılmadık bir romanla karşılaştım…


    Birinci tekil anlatımla, kahramanın kendisine yönelttiği ve yine kendisinin cevapladığı, iç dünyasındaki ben’ine yöneltilen saldırı, psikolojik çıkarımlar ve akabindeki feminist yaklaşım Bachmann’ın kendisini fazlasıyla hissettirdi. Yoğun bir iç görü ve ayrıntıcılığa bakıldığında anlatının özyaşamöyküsel olduğu kanısına varmak zor olmadı. İnandırıcı ve etkileyici bir anlatı olmasına karşın kurmacanın bütünlük ve yoğunluğunu tam olarak yansıtan bir “roman” olduğu konusunda yeterince inandırıcı değildi. Kısmen otobiyografik öykü, kısmen kurmaca, kısmen bireyci, kısmen toplumcu yanların harmanlandığı bir eser Malina. Böylesi çelişimsi bir tabloyla karşı karşıya kaldığımda, esere anlam yüklemem zor olduğu gibi, bitirdiğim zaman istediğim doygunluğu alamıyorum. Malina da kuşkusuz onlardan biri oldu nazarımda.


    ‘Ben’in anlattığı tüm duygular, savaşın bıraktığı ruh bozukluğu, depresif tutum, mutsuzluk ve kaygılarının önüne geçemediği düşünceleriyle içten içe kendini eriten bir ‘ben’…


    Kitabın anlaşılırlığı için büyük çaba sarf etmiş olan Ahmet Cemal’in adını anmamak olmaz. Çevirisiyle kütüphaneme kazandırdığım tüm kitaplar tek kelimeyle kusursuzdu. İyi bir çevirinin, cümle bütünlüğünü koruyabilmek, anlaşılmazı anlaşılır kılabilmek ve hatasız olabilmenin “iyi bir okuyucu” olmaktan geçtiğine dair tercih edilmesi gereken en iyi örneklerden biri Ahmet Cemal, kuşkusuz.


    İkinci Dünya Harbi’ne tanık olup, savaşın bıraktığı izleri tüm ayrıntısıyla duyumsayan, çırpınışlarını, tutkularını, esaretini, topluma olan nefretini, aşka olan küskünlüğünü, içindeki hezeyanlarını çarpıcı bir şekilde dışavurumunu, karşılaştığı tüm anormalliği ‘anormal’ olarak kağıda döken bir yazarla, bazen sıkılarak, bazen hayret ederek tanışmış oldum…

    “İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.” (sf. 8)


    Bachmann’ın ifade ettiği ‘yıkım ve cinayetler’ günlük yaşamın ta kendisinde artık. Sadece adının gerçek anlam taşıdığı sözde barış ve sonrası, insanın kendisini devamlı içerisinde bulmakla karşı kaşıya olduğu manevi savaşın, cephelerde değil, insanın davranışlarında gizli olduğu; savaşın artık silahla değil, sözlerle yapıldığı hakkındaki çıkarımsı fikirlerin günümüzde hiç olmadığı kadar yaşanmakta olduğunu gördükçe bu isyana sonuna kadar hak veriyorum... Bu, bazen bir ‘ben’in, bazen de sevginin cinayeti... Ne de olsa her şey, insanın iç dünyasının alanlarında olup bitmekte...


    İlişkide başarısız kadın profili şöyle tanımlanır: “Erkeklerin doğal yıkımı, kendi hastalıklarından kaynaklanan sürekli kendini yenilemeleri, engellenmesi olanaksız bir yıkım; kadınlar sürekli bu değişime ayak uydurmak zorundadır, çünkü kişi hep birini düşünmek zorunda kalırsa, o zaman gerçek anlamda mutsuz olur.” (sf. 246) ‘Faşizm, iki insan arasındaki ilişkidir’ tezi de bu teslimiyetin ve birinin boyunduruğu altına girmenin en somut isyanı niteliğinde… İlgisizlik ve yalnızlık içinde olan ‘ben’, yaşamın anlamı edindiği kişi uğruna, kendi ben’i üzerinde işlediği ufak tefek cinayetlere sessiz kalır.


    Uzun yolculuklu ve bir o kadar yorucu kitapları bitirdiğimde, kitaptan ne anladığımı, neleri es geçtiğimi kendime sorarım. Kelimelere dökemediğim ama zihnimde cevabını şekillendirdiğim bir kitap hakkında, ki bu kitap hiçbir anlam ifade etmese dahi, bir arayış maksadıyla okumaya yeltenmem, bu tür anlayış zaten okuyanın nezdinde kitabı sınırlı hale getirecektir.


    Malina, kendi içinde bölünmüşlüğün sınırsızlığını yaşayan bir 'ben'liğin öyküsü. Belki biraz Bachmann'ın yaşamı, bazen de içine düşmekten kendini kurtaramayan insanların, yani bizim hikayemiz...
  • Üçüncü şahıs bir karakterin bir kadına yanık oluşu... Bir tutam da Sadri Alışık ile benzer yanlarından serpiştirilmiş acı bir melankoli ile tanıştırıyor, İlhami Algör. Hep Sadri'ye gıcık oluşu bundan. Aynı zamanda Sadri ile tek paydada buluşmaları ve oluşan o duygudaşlık, hisdaşlık durumu kendi içinde evrenselleşiyor. Kitap ile birlikte... Okuyucu ile birlikte...
    Müzeyyen tutkudan ne anlar? Üçüncü şahıs etrafında dönmüyor ki dünya, işleri rast gitsin. Sadri Alışık kaderi gibi... Kederi gibi... Hep Orhan ve Müslüm baba kıvamında bir hayattır onlara sunulan. Beğenmezsen yaşama (!) yok. Karşılıksız bir sevme biçiminin zehir zembereğe dönüşmüş yansımaları post-modern çizimler.
    Hoşça okuyun..
  • #elazığkitapfuarı nda sohbet etme imkanı bulduğum ve kitap yorumunu bekliyorum diyen @eroglufikret 'na, okurlarına ve okurlarının fikirlerine değer verdiği için teşekkür ediyorum.

    #arafınsakinleri 'ni okumayı yoğunluğum nedeniyle biraz ertelemek zorunda kaldım. Ama bunun için pişman oldum. Kitabı aldığım gün okumalıydım. İlk olarak kapak tasarımını çok beğendiğimi söylemeliyim. Her sayfasında günümüzün konularına ve sorunlarına değinen bir yer bulunmus. Gençlik, madde bağımlılığı, eğlence hayatı, aile sevgisi veya sevgisizligi, din karmaşası.... Bir cok konu var ve hepsinin birbiriyle harmanlanması başarılı olmuş. Hayatimizda ki iyi ve kötü insanların sentezini ve kendimizi manevi açıdan sorgulamamizi sağlıyor. Öncelikle kendini tanimlama evresinde olan genç kitlelerin bu kitabi okumalarini tavsiye ediyorum. Kitabın içinde ki cüce kadın hikayesi ve hemşire Azra'nin yaşadığımız toplumdaki kadin rolunu yansıtması cok güzel olmus. Ayrica diger hemsiremizin kendisiyle barışık olan yapısı kadınların metalastirilmasi icin verilen ugraslara ters tepki olarak koyulmuş. Kadın olduğu ve hissettiği gibi mutlu olmalı. Bu ülkede ana karakterimiz Handan gibi olan bir çok insan var, karakterin yaşadıkları okuru sıkmadan aşırı bir melankoli yasatmadan olduğu gibi yazilmis olması bizim karaktere acimamizi değil ders çıkarmamızi sağlamış. Sadece islam üzerinden değil islama kadar gelen süreçte diğer ilahi kitaplardan alıntı yapılması tüm insanlara hitap etmis, önemli olanin dini inancin ismi degil ilk gunden bu yana dinde ki amacın Tanrı ve aşkı tanimak olduğunu bize anlatmış. Ben sevdim kitabı. Tek olumsuz eleştirim şu olacak, kitapta yazım ve kelime hataları var. Bir kaç tane bile olması insanı rahatsız ediyor. Sonuç olarak kitabın içeriğini beğendim. Tüm konuların harmanlanması okuyucuyu rahatsız etmeyecek gecislerle sağlanmış. Eser için teşekkürler. Dilerim bir çok okuyucuya ulaşabilir ve hayatlarına dokunabilirsiniz
  • Kitap birbirinden bağımsız beş hikayeden oluşuyor. Zweig'ın diğer eserlerinde olduğu gibi melankoli, hüzün, çaresizlik ana unsur olarak işlenmiş. İşlenen temalar ne kadar iç karartıcı olursa olsun kitap oldukça akıcı ilerledi benim için. Beş hikayenin dördünde işlenen intihar teması okuyucuyu daha da dibe çekebilir, bu yüzden psikolojik olarak sağlam olduğunuz bir dönemde okumanızı tavsiye ederim.

    Hikayeler arasında da en etkilendiğim kuşkusuz Leporella oldu. Amaçsız bir kadına önce bir amaç verilmesi, daha sonra elde ettiği amacını kaybetmesinin kadın üzerindeki etkileri beni çok etkiledi.

    İyi okumalar herkese :)
  • Anne Rice'i seviyorum. Peki ama neden?

    Çocuk olduğum zamanlar, henüz bilinçli olarak varlığının farkında olmadığım kitaplığımın bir köşesinde duran, sadece gördüğüm ancak hiç merak etmediğim bir isim bu. Henüz tanışmamış olsak dahi bu yazara ait kitaplar bir şekilde kitaplığımda yer edinebiliyordu. Sonraları çok kez okuma girişiminde bulundum ancak maalesef uzun bir süre bitirdim diyebileceğim bir Anne Rice romanı olmadı. Sanırım bunun en önemli sebebi o zaman ki beklentim ve Anne Rice vampirlerinin benim hayalimdeki vampirlere hiçte benzemiyor oluşlarıydı.

    Vampirle Görüşme çok severek ve merakla okuduğum bir roman oldu. Kitap, Vampir Louis'in hayat hikayesini bir gazeteciye anlatması çevresinde dönüyor. Başlarken sıkılacağımı düşünmüştüm ancak ne sıkıldım, ne de beklediğim gibi sıradan bir eserle karşılaştım. Anne Rice Vampir edebiyatını oldukça gerçekçi ve felsefi bir bakış açısıyla ele almış ki, okuyucuya, en azından bana, böyle fantastik ve doğaüstü bir durumun ne kadar da mümkün olabileceğini hissettirmeyi başarmış. Kitapta sık sık varlığını hissettiren dini ögeler ve bir vampirin umutsuzca içine düştüğü dini sorgulamalar olması gereken ve olabilecek en muhtemel kısımlar olarak beğenimi fazlasıyla kazandı. Tüm sayfalara hakim o ilahi, aynı zamanda romantik ve erotik atmosfer; karanlıktaki yaşam ve melankoli beni büyüledi diyebilirim.

    Vampir kavramını tüm çıplaklığıyla anlatan, sizi ölümsüz bir hayatın içinde ülke ülke dolaştıracak ve o yalnızlığı, boşluğu tamamen hissettirecek ustaca yazılmış bir roman arıyorsanız kesinlikle öneriyorum.
  • ️En akıllı insan en güzel akıllı taklidi yapan delidir. Hep merak etmişimdir insanlar neden delirir? diye. Olaya biraz ironik yaklaşan Çehov, bizlere şu gerçeği hatırlatıyor. "Gerçek hastalar psikiyatriste gitmezler; gerçek hastaların, hasta ettikleri kişiler gider."🤔
    ️Klasik roman ya da öykü yazan bir çok Rus yazarda görülen melankoli, buhranlı, çökük, bozuk mekan ve insan tasviri bu öyküde de var. Çehov ilkin üstten bir bakış açısıyla koğuştaki kişileri tanıtmakla başlıyor. Sonrasında bulunduğu kasabaya yenik düşmüş, felsefik kitaplar okuyan doktorun hayatını bizlere sunuyor. 🤔
    ️Kitabın giriş kısmını oluşturan bu bölümün sonrasında Çehov, yavaşça kulaklarımıza şunu dizeyi fısıldıyor. "Henüz dinlemedin benden türküler." Ve beni şok eden tanışma başlıyor. İvan Dmitriç ve doktor Andrey Yefimiç.
    ️İvan Dmitriç ile doktor Andrey Yefimıç ile arasnda geçen felsefi konuşmalar daha kitabı elinize alır almaz sizi içine çekecektir. İvan Dmitriç hastanede maruz kaldığı adaletsizlik ve koşullara şiddetle karşı çıkan biridir. Ancak Andrey Yefimiç bunları görmezden gelir. Çekilen acının ruhu dinginleştirdiğini savunan Yefimiç, sonrasında Dmitriç'in çektiği ruhsal acıyı çekince, hissetmenin sadece düşünceden ve hayalden ibaret olmadığını öğreniyor. Hey gülüm hey!
    ️''Evet, hastayım. Halbuki düzünelerce, yüzlerce deli serbest olarak dışarıda dolaşıyor; çünkü sizin cahaletiniz onları sağlam insanlardan ayırd edebilecek bir kudrette değildir.'' sözüyle Rus toplumunu ve brokrasisini yerden yere vuran Çehov, final sahnesiyle de ne kadar cesur bir yazar olduğunu gösteriyor.
    ️Okuduğum en iyi kitaplar listesinin üst sıralarında yer almayı başaran bu kitabı mutlaka okuyun ama mutlaka. Keyifli okumalar şimdiden. 🤓